Yazarlar -->

Korku Ve Baskıyla Sandıktan “Evet” Çıkarmaya Çalışıyorlar…

AKP ve MHP yöneticileri korku ve telaş içindeler…

Çünkü bu kez ortam öteki seçim ortamlarından farklı…

Bu kez referandum sonuçları umdukları gibi olmayabilir, ama bir şartla:

Sandıklar ve oylar iyi denetlenirse… İyi takip edilirse…

Referandum nöbeti iyi tutulursa…

Oy hırsızlıklarına meydan verilmezse… Oy hırsızlarına göz açtırılmazsa…

Anketler halkın büyük çoğunluğunun “HAYIR” diyeceğini gösteriyor…

MHP tabanı isyanlarda…

MHP tabanı yüzde 90’lara varan bir oranda “HAYIR” oyu kullanacak gibi görünüyor…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa bu Bahçeli’nin sonu olur…

Bir daha Bahçeli’nin “esamesi” okunmaz… Tarihe karışır… Tarih, daha sonra “Bir muhalefet partisi liderinin iktidar partisi liderini tek söz sahibi, tek yetkili kişi, yani başkan yapmak için nasıl çaba gösterdiğini, nasıl işbirliği yaptığını” yazacaktır…

Tarih bir muhalefet partisi liderinin ve parlamento üyesinin, parlamentonun işlevine nasıl son vermek istediğini, üzerinde oturduğu dalı nasıl kesmeye çalıştığını yazacaktır…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa, bu aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı, “Korku İmparatorluğu”nun sonu, “HAYIRLI” günlerin ilk tarihi olacaktır…

“SONSUZA DEK BU ÇARPIK DÜZENİN SÜRGİT, DEVAM ETMESİNİ” isteyen şer güçleri, İşte bu nedenlerle, korkutma, sindirme yöntemiyle halkın propaganda yapmasını, konuşmasını, engellemeye çalışıyorlar…

Bir mafya lideri de çıkmış, açık açık halkı tehdit ediyor… Şöyle diyor:

“15 Temmuz’da Fethullahçı Terör Örgütü’nün üyelerine karşı nasıl ki sokaklarda olduysak, referandumu yapmamak adına sokaklara çıkan birileri olursa, onları sokaklarda bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim. Sırf bunun için bile ‘Evet’ diyeceğim.

Kardeşlerim, dostlarım ben varım. Sizler de var mısınız?"

Biz de buradan diyoruz ki, çocuklarımızın ve vatanın geleceği için demokratik haklarımızı korkmadan, çekinmeden, büyük bir cesaretle sonuna dek kullanacağız ve gidip sandığa “HAYIR” diyeceğiz…

Kimse bizi yıldıramaz, korkutamaz, engelleyemez…

Çünkü biz, vatanının bağımsızlığı uğruna hakkında çıkarılan idam fermanlarını yırtıp atan, resmi elbiselerinden bir anda soyunup, halkın arasına karışan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz…”

Halkın mücadelesi, çek – senet tahsilâtı mafyası yöntemi ile asla durdurulamaz.

Yine bir korkutma, baskı girişimi olarak, 27 Ocak günü HAYIR kampanyası için afiş asan CHP’li gençlere bir silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olay şöyle meydana geldi:

CHP Gençlik Kolları üyesi gençler, saat 23.30 sularında afişlerini astıktan sonra evlerine gitmek için geri döndüler. Bu eylemin ardından, kim oldukları bilinmeyen 2-3 kişi adeta sürek avına çıkmışçasına, sokaklarda bu gençleri aramaya başladılar. Saat 01.00 sularında da afiş asan gençlerin arabasına ateş açtılar. Bir genç, iki yerinden yaralandı ve ameliyata alındı…

Bu da topluma yöneltilmiş açık bir tehdit ve korkutma yöntemiydi…

Ne yaparlarsa yapsınlar, yılmayacağız…

Halkımızı bilinçlendirmeye ve gerçekleri göstermeye devam edeceğiz.

Afişlerimizi de asacağız, konuşmalarımızı da yapacağız…

Ve saldırganların üzerine çekinmeden yürüyeceğiz, gerekirse göğsümüzü siper edeceğiz…

Gerçek olan bir şey varsa o da şudur: Zulmedenler korkaktırlar. Kendi gölgelerinden bile korkarlar. Tedirgindirler. Yalan söylerler…

Haksız, adaletsiz, zalim insanlar korkak olur…

Onun için atalarımız demiştir ki, “Zulmün artsın padişahım ki tez yıkılasın…”

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si, IŞİD’i, PKK’sı ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

(alieralp37@gmail.com)

 

Şaka Gibi Bademler

Badem, dört yıl Belediye Başkanlığı yaptı.
Sonrasında Belediyeyi hiç bırakmadı. Genel Başkan-Başbakan-Cumhurbaşkanı-Dünya Lideri-Halife oldu ama İstanbul Belediyesini hiç bırakmadı!
Hatırlar mısınız? Bir ses kaydında karşısındakini nasıl fırçalıyordu; “Kardeşim sana söylemedim mi, kupon araziler benim diye?
Ha söylemedim mi? Nasıl verirsin yahu?”

İstanbul’da ki müteahhitler çok iyi bilirler ki, Bademden habersiz imar planı değişmez! Özellikle kupon arazi ve dikine yükselen binalar için!

Şimdi referandum geliyor ya, şirinlik zamanı! Milletin hoşuna gidecek şeyler söylemek lazım!
İstanbul’daki yüksek kulelerin tamamına yakınının yapımı için yandaşlara izin veren Badem şunu söylüyor; “Ben dikine değil yatay olan binaları severim. Ama bu aç gözlü müteahhitler daha fazla
para kazanmak için, İstanbul’u mahvettiler!”

Bu sözü söyleyen Badem, şunu da yapmalıdır;
2002 yılından bu yana yapılan yüksek binaların tamamının imar değişiklerinin kamuoyuna açıklanmasına izin vermek…
Delikanlılık ve dürüstlük lafla, palavrayla olmaz. Açıklayın bu imar değişikliklerini, görelim bakalım kim dik olanı, kim yatay olanı seviyormuş…

NASREDDİN BİNALİ
Nasreddin Hoca eşeğine her gün bir avuç daha az yem veriyormuş. Dostları, yanlış yapıyorsun diye uyarmışlar! Hoca dinlememiş ve eşeğin yemini her gün bir avuç daha azaltmaya devam etmiş.
Bir sabah kalktığında bir bakmış eşek ölmüş!
Hoca üzüntü içinde şöyle demiş; “Tüh be tam da açlığa alışıyordu, öldü gitti zavallı…

Başbakan Binali Yıldırım, iş adamlarına seslenmiş; “Önümüzdeki yaz sonundan itibaren her şey düzelecek, sıkılmayın dik durun!”
Adamların nefes alacak hali kalmamış! Dolar, Rabia’yı yani 4’ü yakalamak üzere. Durduk yerde adamların borcu her gün artıyor. Öldü ölecek gibiler! Yakında Binali’nin “Yahu yazı bekleyin dedik, bize inat dinlemeyip öldüler” dediğini duyacağız…

PARA-AKIL
Erdoğan, Türkiye-Mozambik İş Forumunda konuştu;
“Biz göreve geldiğimizde, para yoktu ama akıl vardı. Bilgiyi yönettik, insanı yönettik, parayı yönettik! Biri beşe katladık!”

2002 de 129 Milyar Dolar olan dış borç, 425 Milyar Dolara fırlamış!
Ülkenin yarıdan fazlası bankalara borçlanmış!
Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 20 Milyona yaklaşmış!
Çevremizde bir tane komşu kalmamış!
Devlette, iş adamlarında para bitmiş, devleti yönetenlerin kendilerinin ve çocuklarının servetleri beşe-elli beşe katlanmış!
Dünyadaki hiçbir demokratik ülke tarafından davet edilmeyen Erdoğan, Afrika diktatörlerine akıl satıyor!

Şaka gibi bunlar, gerçekten şaka gibiler…

Sağlık ve başarı dileklerimle 28 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Referandum mu? Plebisit mi?!..

En anlaşılır dille açıklarsak; Anayasa özünde devletin temel kurucu hukuk metnidir. En üstün hukuk metni. Kurumların temel dayanağı ana kaynağı. Hukuk açısından böyle; toplum açısından ise “sözleşme”, ortak anlaşma, bağdaşma da diyebiliriz. Tabloda sözleşmeden çok ayrışma, çatışma var. Neden? 

              Anayasada ne yazdığından çok, onun nasıl uygulandığıdır önemli olan. Türkiye’de AKP iktidarının ömrü uzadıkça, fiili ile hukuki arasında uçurum doğdu. Fiili olanın alanı genişletildikçe, hukuk etkinliğini ve toplum nezdindeki itibarını yitirdi. Bu itibarsızlaştırma, bu işlevi yerine getirenleri daha itibarlı hale getirdi mi?!... Kurumların yıpratılması ya da toplu itibarsızlaştırma diyebileceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bu arada iktidarın istediği toplumsal düzenin kuruluşu yasalar marifeti ile gerçekleştiriliyor.

             İktidar olma/sürdürebilme anlayışları ile, anayasaya, kendilerini de bağlayan bir üst hukuk metni olarak değil de, yasalarını oluşturabilecekleri bir güvence olarak bakan ve hukukun düzenleyicilik ve sınırlayıcılık işlevlerini Meclis içindeki çoğunluklarına dayanarak sıkı sıkı giyinirlerken, hukukun yurttaş açısından çok önemli bir işlevi “koruyuculuk” vasfı boşaltmış oluyorlar.

              Toplum “ hayır” ve “evet” noktasında bir sonuca çekilip, bu dayatılan sonuç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan fiili düzen, kalıcılaştırılmaya ve hatta giderek koyulaştırılmaya doğru itilirken, asıl boşaltılanın “hukuk devleti” ile sağlanmış olan bireysel haklar alanının olduğunu göremiyor ve konuşamıyoruz. Koruyucu haklar dediğimiz, devletin hiçbir şekilde karışamayacağı, insanın insan olmasının sahip olması için yeterli olan haklardan söz ediyorum. Hukukla sağlanan kişi güvenliğinden vaz geçmemiz tembihleniyor. Kendimizi giderek daha güvensiz, güvencesiz hissedeceğimiz bir düzeni kabullenmemiz isteniyor.

             Tek kişi yönetiminin kurumsallaştığını görebiliyoruz ve tek seçicinin bir de başkanı olduğu/olacağı  partisi aracılığı ile korunacağı bir alan yaratıldığını konuşuyoruz ama en önemlisi, bu adı “sözleşme” olan ama yurttaşı karşı karşıya getiren düzenleme ile yurttaşın sahip olduğu hakları kendi eli ile boşalttığını konuşmuyoruz. Bu önemli boşluk, tek seçicinin gücünü arttıran bir diğer etken. Ve her ne kadar yurttaşa onaylattırılsa da, yapılış, sunuluş, işletiliş yöntemleri açısından meşruluğu tartışmalı bir düzenlemenin, getireceği “meşruluk” da tartışmalı olacaktır.

             Hukuk devletini terk edip, yasa devletine geçmiş olacağız. Nasıl Meclis, kendi yetkilerine sahip çıkacak yerde, kuvvetler ayrılığı yerine, kuvvetler birliği esasını getiren ama bunun Meclis’te değil de bir kişinin şahsında belirip toplayacağı bir değişikliği kabul ederek, kendi özgürlük alanının kendisi boşaltmışsa, aynı boşaltma işlevi “evet” diyen yurttaşa yaptırılacak.

              Tüm anayasa hukukçuları bilir. Halkın dışında hazırlanıp, halkın “hayır” ya da “evet” oyuna başvurulan anayasalar otoriter niteliklidir. Ve bu anayasa ya da değişikliği, plebisit kuruculukla açıklanır. Türkiye, metindeki değişiklikten çok, bu değişikliği tek kişi etrafında konuşarak kişinin o(na)ylanmasına gidiyor. Buna anayasa biliminde “Plebisit” denir. Plebisitin, “referandum”dan diğer önemli farkı, iki görüş etrafında yapılan tartışmalarda görüşlerin serbestçe dile getirildiği, kitle iletişiminden eşit biçimde yararlanılan bir ortamın olup olmadığıdır.

           Muhalefetin var gibi olduğu durumdan değil, muhalefetin varlığını hissettirebildiği durumdan söz ediyorum. Muhalefet fikir özgürlüğünün güvencesidir. İktidarın baskıcılığı ve hukuk dışılığa kaymasının frenidir. Kurumların varlıkları görüntülerinden çok işlevleri ile ölçülmelidir. Sadece görüntüye dönüşmüş bir muhalefet, giderek kapalılaşan sistemin örtüsü işlevini gördüğünden, toplumun karşı reflekslerini örgütlüyor gibi kırabilir.

            Türkiye gerçeğinden baktığımızda görünen; literatürde olmayan, Türk tipi denilerek zorlama bir başlıkla “Cumhurbaşkanlığı” adı altında anayasada vücut bulmasına çalışılan rejim, esasen, ABD Başkanlık rejimini taklit eden az gelişmiş ülkelerde kurulan “Başkancı” rejimdir. Daha açık olarak, Başkanlık sisteminin bozulmuş biçimidir. Kuvvetlerin ayrılığı, fren ve denge burada yoktur. Kuvvetler birliği ve tek kişi lehine bozulmuş denge de diyebiliriz. Fren tek kişinin hakimiyetinde oluşturulmuş Meclis içine yerleşmişse, buna fren denilemeyeceği açıktır.

             Demokratik sistemde ve referandum adı altında yapılan oylamada, sandık sonucu belli değildir. Bir iktidar plebisite gidiyor ve bunu ısrarla istiyorsa, sandık sonucu iktidar lehinedir ve bellidir. Referandum ile plebisit arasındaki farkı ortaya koyan bir diğer kıstas, sandık sonrası, yani sandıktan çıkan sonuçtur.

           Halk oylaması dediğimizden, gerçekten halkın iradesinin çıkıp çıkmayacağı, öncesi, kuruluşu ve sonrası ile sandık çevresinden anlaşılır. Evet (iktidar) cephesinin olanakları sınırsız, hayır (muhalefet) cephesinin olanakları kontrollü ise, daha en başından iktidar lehine önde başlatılan bir yarış söz konusudur. Oylamadaki konuya karşı durabilmek için, önce bu eşitsizliğe karşı çıkılmalıdır. Eşitliği sağlanmamış bir sonuç adil olabilir mi? Anayasaların/yasaların yapılış yöntemleri özelliklerini de yansıtır.

             Anayasa değişikliği altında iktidar güçlendirilirken, bu değişikliği bölünmüş halk iradesine oylattırarak, ulusun egemenlik hakkını kullandığından söz edilemez. Burada ancak, ulusun egemenlik yetkisinin bölünük halk iradesi ile tekçi iktidara  devredilmesinden söz edilebilir. Başka şekilde, bir şekilde manipüle edilmiş halk iradesi ile ulusa mal edilmiş egemenlik ortadan kaldırılamaz. Kaldırıldığında, buna ulus iradesi denilemez.

             Toplumdaki çatışmaya bakınca, biz yeni bir sözleşme yapmıyoruz. Ama yapılan önemli bir şey var: Önceki sözleşme bozuluyor ve bizler de bu bozma işine ortak edilmiş oluyoruz. Yerine neyin kurulduğu konusundan çok, kimin yöneteceğine ilişkin algı ile sandığa gidecek iradelerin ne kadarı özgür sorusu elbette önemli, ancak kişiler geçici, kurumlar kalıcı felsefesinden uzak bir kültürde kişi odaklı siyasetle gelip takıldığımız/tıkandığımız nokta bu. Tek kişi yönetimi kurumsallaştırılınca, buraya tam anlamı ile saplanmış olacağız.

              Neden tek seçici? Neden hepimizin olan egemenlik yetkisini tek kişiye devredelim? 16. ve 17. Yüzyıllarda kalmış olan tartışmalara savuracak sorular bunlar ve ne kadar gerilere sürüklendiğimizin de göstergesi. Hukuk devletini güçlendirip, ulus egemenliğini pekiştirecek yerde, hukukun getirdiği haklar alanının toplumun bir kısmının iradesi ile ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz.

            Tek kişinin kim olduğu hiç önemli değil, önemli olan köklü bir dönüşüme yol açacak olan kurumsal değişim. Ancak iktidarın tutumuna bakınca; tek kişiye karşı olmayı, kişilerden ayrı tutacak bir süreç olmayacağı açık.

           “Kişiselleştirilmiş iktidar” ayrı bir başlıkta konu edilecek kadar önemli bir başlık. İçinden geçtiğimiz sürece itiraz etme hakkımızın kısıtlılığı ve giderek daraltıldığı ise hepimizin malumu.

            Elimize tutuşturulmaya çalışılan “evet”e, “hayır” diyebilmek cesaret istiyor. Bu plebisit, aynı zamanda cesaret sınavı olacak. “Hayır” dan dolayı cezalandırılanlar kadar, alenen “evet diyenlerin ödüllerini ibretle izleyeceğiz.

            Ne sözleşme ama!...

Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi kimi silecektir?

Başbakan Yıldırım, şimdilerde 2010 referandumunda FETÖ' nün devletin içine yerleştiğini belirterek "bir tehlikenin kapımızı çaldığının farkına varamadık" diye konuştu.


Yani bu diğer bir değimle kandırıldık anlamın geliyor.


Cumhurbaşkanı da kandırıldığını söylüyor değil mi?


Oysa 2010 referandumunda FETÖ’ nün başı kendilerine büyük destek çıkmıştı.


“12 Eylül, 12 Mart ve daha önceki 27 Mayıs darbeleri hiçbir mantığa dayanmayan ve millet adına hiçbir yarar vaatdetmeyen bir çeşit sindirme ve herkese haddini bildirme, sonra da iktidarı ele geçirme ve şahsi saltanatları devam ettirme hareketleriydi” demişti.


Hatta  “imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak evet oyu kullandırmak lazım” diyerek bir de öneride bulunmuştu.


AKP bunu gönülden kabul etmişti.


Vallahi mezardakileri kaldırdılar mı, kaldırmadılar mı bilemem ama adreslerinde ikamet eden seçmenlerden üç kişiyi seçmen gösterseler 7 sini yok saydılar


Seçim bürolarına öyle şikâyetler geliyordu ki anlatamam.


Terk edilmiş binalara onlarca seçmen yazmak, sandık kaçırmalar ve çöplerden çıkan oylar.


Bunlara nicelerini eklesem sayfam yetmez.


En önemlisi de AKP iktidara geldiğinden beri dünyada hiçbir ülkede kabul görmeyen SEÇSİS ile devamlı haksız şekilde seçim kazanmasıdır.


Ne CHP ne de gırtlağı yırtılırcasına alanlarda, meclis gurup toplantılarında AKP ye demediğini koymayan ama şimdi yüz seksen derece AKP ye dönen Bahçeli yıllardır itiraz etmediler.


Bahçeli de AKP hayranlığı gizliden varmış anlayabiliriz.


Ana Muhalefet partisi CHP’yi anlamak mümkün değil.


AKP bu referanduma devletin tüm gücü ile sarılacaktır.


Sebebi malum.


Çünkü AKP iktidarı ayyuka çıkmış yolsuzluklara, haksız zenginleşmelere, halkın giderek yoksullaşmasına, neredeyse vatana ihanete eş anlamlı politikalarıyla, ülkemizi bölünme noktasına taşımasına rağmen hiçbir siyasi bedel ödememektedir.


Kaç kez yazdım CHP’ye, unuttum.


AKP bu sistem kaldırılmadıktan sonra binyıl başımızdadır diye ama CHP hafife aldı her seferinde.


Hep sessiz kaldı ve itiraz etmedi.


SEÇSİS te siyasi partilere sisteme girip seçimi  izleme izni verilmiyor.


Neden?


Oysa seçim merkezinde birer oda tahsis edilebilir değil mi?


YSK bunu neden yapmıyor dersiniz?


Çünkü o da iktidara göbekten bağlıdır.


Geçen yazımda dediğim gibi CHP bu referandumu iyi kullanabilir halka geçekleri anlatabilirse ve Atatürk çizgisindeki partileri, halkı, her kurum ve kuruluşu kampanyasına ciddi bir şekilde katarsa kendi iktidarının da yolunu açmış olacaktır.


                                                                  ***


Yüzsüzlüğü gördüm de bu kadarını görmedim.


Sosyal medyadaki  “hayır” kampanyası Bahçeliyi korkuttu sanırım.


Halen "Yeni bir referandumun arifesindeyiz. Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi bir kez daha tecelli edecektir” diyebiliyor.


Ben de ona buradan sesleniyorum.


Evet, Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi geçen seçimde seni uyardı, bu sefer ihanetinin bedelini ödetecek seni siyasetten silecektir.


Hele siyasi etiği hiç ağzına almamalıdır.


Önce Türk Milletine sonra partisine ve onu yıllardır başlarında taşıyan örgütüne ,seçmenine cumhuriyeti neden yıkmaya ortak olduğunun hesabını vermelidir…


Tünay Süer

Vatanın Geleceği İçin Yılgınlığı, Korkuyu Yenmek Zorundayız…

Türk milletiyiz biz…

Halkız biz…

Ne zorluklardan, ne ateşli sınavlardan geçtik…

Ne badireler atlattık…

Umutsuzluk, karamsarlık yazmaz kitabımızda…

Aydınlarda, milliyetçilerde, kısaca yurtseverlerde bir yılgınlık görüyorum şu günlerde…

“AKP yine kazanacak… Yine bildiğini okuyacak… Bu halktan ne köy, ne kasaba olur… 15 yıldan bu yana ne yaptı ki bundan sonra ne yapacak?” diyor bazıları…

Yok, gerçekler öyle değil, gerçek bu değil…

Bu tavırlar Mustafa Kemallerin, Namık Kemallerin milletine yakışmaz…

Onlar karanlığın en yoğun olduğu dönemlerde korku, karamsarlık nedir bilmeden, bir şafak aydınlığı ile çıktılar karşımıza…

İdam fermanlarını, tehditleri ayaklarının altına aldılar…

Önce “Korku, yılgınlık belası”ndan biz kurtulacağız, sonra milletimizi kurtaracağız ve gerçekleri anlatıp, karanlığa, yobazlığa, yolsuzluklara “HAYIR” demelerini sağlayacağız…

Namık Kemaller, Mustafa Kemaller nasıl “Hürriyet – Vatan” kavgası verdilerse biz de vereceğiz ve onlara layık olmaya çalışacağız.

Öncelikle, bu referandumda niçin “HAYIR” oyu kullanacağımızı boş, anlamsız, soyut laflarla değil, onların anlayacağı dilden, somut olaylar ve olgularla anlatacağız…

Hayatlarında gerçekleşecek kötü gelişmeleri kanlı – canlı, anlaşılır örneklerle sergileyeceğiz…

Huzur ve sükûn bekleyen halka, başkanlık sistemi ile parlamenter rejimin, adaletin, söz hakkının, özgürlüğün yok olacağını, karışıklık ve zorbalık ortamının topluma hâkim olacağını anlatacağız…

Herkes bir vatandaşı aydınlatma, bilinçlendirme işini kendine görev edinecek ve asla parti, dernek, grup propagandası yapmayacak… Parti bayrağı, flaması taşımayacak. Her tarafta, ellerde sadece ay yıldızlı Türk Bayrağı olacak…

Ve VATAN ön plana çıkacak…

Vatanın ve vatandaşın geleceği ön plana çıkacak…

Kimlerin “EVET” istediği, kimlerin “HAYIR” istediği somut örneklerle sergilenecek…

Örneğin asla egemen ve çıkarcı çevrelerin kullandığı “Cumhurbaşkanlığı seçimi” deyişi kullanılmayacak. Çünkü bu bir “Gerçekleri gizleme, halkın gözünden saklama, aldatmaca oyunudur…”

Bununla halk “Yaklaşan tehlikeyi” sezinleyemez…

Bunun yerine tek adam diktasından, rejim değişikliğinden, kimsenin söz hakkı ve özgürlüğünün kalmayacağından, adaletin belirli çevrelerin oyuncağı haline geleceğinden söz edeceğiz.

En önemlisi de “Yeni bir İstiklal Savaşı başlattık” diyenlerin, “Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alarak”, yeni bir İstiklal Savaşı başlatamayacağını anlatacağız…

Bütün bu çalışmaları özellikle, beyinleri yandaş medyayla yıkanan, uyuşturulan AKP’li vatandaşlar arasında yapıp onları kazanmaya çalışacağız… Sakin, hoşgörülü bir duruşla…

Onları “Korku İmparatorluğu”nun esaretinden kurtarmaya, özgür iradeleri ile karar vermeye yönlendireceğiz.

Ve bu girişim Türk tarihinde, halkımızın “Makus (uğursuz, kötü) talihini” yendiği bir dönüm noktasına dönüşecek…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İnönü Zaferinden sonra İsmet Paşaya ne demişti: “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz." 

Ulusumuz böylece, bu oylamada “HAYIR” diyerek, referandumdan zaferle çıkmanın yanında, “Türk milletinin 15 yıllık makûs talihini de yenecek…”

Sloganımız ise:

“TÜRKİYE, TEK ADAMDAN BÜYÜKTÜR, O HALDE BU SEFER HAYIR…”

(alieralp37@gmail.com)

 

FEDERE İSLAM DEVLETİNE DOĞRU

Mevcut sistemde Cumhurbaşkanının yetkileri Anayasanın 104’ümcü maddesinde yazılıdır. Bir kişi, Anayasada yazılmamış yetkileri kullanabilir mi? Kimse kullanamaz!
Mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa’da kendisine verilmiş yetkilerin dışına çıkarak, Anayasanın vermediği yetkileri kullandı mı? Defalarca!
Nereden biliyoruz? Hem Başbakan hem Bahçeli “Ortada fiili bir durum vardır. Fiili durumu Anayasaya uydurmak zorundayız. Böyle kanunsuzca gitmez bu işler” demediler mi? Evet defalarca dediler!

Peki, biz o zaman ne demiştik?
“Anayasa don mu ki, her gelenin kıçına göre kesip biçip uyduralım! Önce üzerine yemin ettiğin Anayasaya uyacaksın. Uymazsan en ağır suçu işlemiş olursun. Eğer uymak istemediğin maddeler varsa, önce onları değiştireceksin ama değiştirinceye kadar herkes gibi sen de noktasına, virgülüne kadar Anayasaya uyacaksın…

Mevcut durum ve Anayasaya göre, Erdoğan neyi yapabilir;
-TBMM’ye istediği her kanunu kabul ettirebilir mi? Dakikasında!
-İstediği her kararı Başbakana ve Bakanlar Kuruluna kabul ettirebilir mi? Anında!
-Yargıya etki edebilir mi? Yüksek Yargı zaten emrinde! İfadelerden her gün rezillikleri okuyoruz.
-Medyaya etki edebilir mi? Yarısı zaten onun adamlarının.
Doğan Medya ise korkudan sokağa bile çıkamıyor, Saray soytarısı danışmanlar gazetelerinin kadrolarını bile düzenliyor!
-Bu ortamda Erdoğan’a veya Başbakana hesap soracak bir merci
var mı?
-Yapılan yolsuzluklar, hırsızlıklar için BİR TANE SAVCI soruşturma başlatabildi mi?
-Hırsız müteahhitlerden alınan avantalarla oluşan Haram Havuzunu soruşturan BİR TANE SAVCI var mı?
-Yapılan köprülerin, geçitlerin maliyetini araştıracak BİR TANE SAVCI var mı?
-Başbakan ve Bakan çocuklarına “Yüz milyonlarca dolarlık bu servetleri 3-5 senede nasıl yaptınız” diye Türk Milleti adına soracak BİR TANE SAVCI var mı?

Bu mevcut sistemde, Anayasa çerçevesinde isteyip de yapamayacağı tek şey, REJİMİ DEĞİŞTİREBİLMEKTİR…

İşte burası zurnanın zart dediği yerdir, yani Başkanlık sistemi
T.C. Devletinin Demokratik Parlamenter rejimini değiştirebilmek için gereklidir.

Kimse Türk Milletini aptal yerine koymaya kalkmasın, gerçek budur.
Bademler korkak oldukları için bunu açıkça söyleyemezler.
Erdoğan, FETÖ için Türk Milletinin huzurunda “Aynı menzile farklı yollardan giden biri olduğu için bunlara yardım ettim” demedi mi?
Eee FETÖ, Tam Demokratik bir rejimi getirmek için mi darbe girişiminde bulundu da bizim mi haberimiz olmadı?
FETÖ’nün menzili İran tipi “DİN DEVLETİ” kurmak değil mi? Evet!
Erdoğan’ın bu menzile bir an önce varmak için Başkanlık rejimine ihtiyacı vardır ve yapmaya çalıştığı da budur.

Erdoğan, şu ana kadar Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığından istifa ettiğini açıkladı mı? Ben duymadım, görmedim!
Bu projenin en önemli ayağı, İkinci İsrail diye adlandırılan “Büyük Kürdistan Devleti” kurulması değil mi?
Türk Ordusunda bir Teğmen’in bildiği bu gerçeği “Dünya Lideri” Erdoğan’ın bilmemesi mümkün olabilir mi? Orada da mı kandırıldı?
Elimizde PKK ile yapılan Oslo, Kandil ve İmralı görüşmeleri var! Gözümüzün önünde Barzani-Şivan Perver-Erdoğan üçlüsünün yanyana, Bebek Katili Öcalan’ın mektubunu huşu içinde ilahi bir mesajı dinler gibi durmaları ve alkışlamaları var!
Çözüm Süreci denen “İhanet Süreci” var.
Cumhuriyete, değerlerine, kurucularına ve Türklüğe yapılan ağır hakaretler aşağılamalar var.

Tüm bunlardan çıkan sonucu görmemek için kişinin tam bir ebleh olması gerekir.
Bu gidiş, bir bölümü “Kürdistan” olacak, Federe İslam Devletinedir.
Bademlere, Başkanlık bunun için lazımdır.

Türk Milleti buna izin verir mi? Hepimiz ama hepimiz çok çalışır ve özellikle AKP ve MHP’li vatandaşlarımıza gerçekleri anlatırsak asla izin vermez.
Hadi, herkes dün yazdığım şartlarda 1 AKP’liyi, 1 MHP’liyi ikna etmeye…

Sağlık ve başarı dileklerimle 27 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Seçim Kazanmak İstiyorsak, Önce Bu SEÇSİS’İ Kaldırmamız Gerekir…

Sevgili dostlar, yazı biraz uzunca oldu, ama sizden ricam, lütfen makaleyi sonuna dek okuyalım ve paylaşalım. Çünkü bu SEÇSİS çok önemli bir konu ve şimdiye dek bu konuda 10’un üzerinde makale yazdığım halde, her ne hikmetse, partiler, bu konuya gerekli ilgiyi göstermediler, (sanki bilerek) hep muhalefette kalmayı tercih ettiler. Tekrar rica ediyorum… Vatan bizim vatanımızdır ve oyunun son sahneleri oynanmaktadır artık, ona sahip çıkalım, ilgilileri bu konuya yönlendirmek için elimizden gelen çabayı gösterelim. Saygılarımla.

AKP, 2007 seçimlerinde, oy sayımını internet üzerinden yapmak üzere Amerika’dan bir “yazılım sistemi” getirdi. Bu yazılım sistemi ABD’de Bush’a seçim kazandıran sistemdi. Bu ihaleyi alan firmanın ortağı, dünyanın en güçlü Amerikan yazılım firmalarından birisiydi.

Türkiye’de SEÇSİS denilen bu seçim sistemi uygulanmaktadır bugün. Bu sistem, Amerikan yapımı bir bilgisayar teknolojisidir. Bu teknoloji, 2004 yılında ABD seçimlerinde kullanılmış ve çok büyük hileler yapılmıştı. Seçimin arkasından günlerce şaibeli sonuçlar tartışılmıştı.

SEÇSİS adı verilen bu sistem güvenirliliği tartışma konusu olduğu için günümüzde gelişmiş ülkeler tarafından yasaklanmıştır, kullanılmamaktadır

Ama ülkemizde hala geçerliliğini korumaktadır… Bizdeki SECSİS, Adalet Bakanlığına bağlı, (Ulusal Yargı Ağı)nın bir parçasıdır ve Bakanlık tarafından seçilen, sayısı yüzlere ulaşan bilgi işlem personeli tarafından yönetilmektedir.

Bu nedenle basit müdahalelerle seçim sonuçları değiştirilebilmektedir. Bu durum birçok ülkede kanıtlanmış ve bu nedenle iptal edilmiştir. Her türlü dış müdahaleye açık olan bu sistem yeryüzünde artık kullanılmamaktadır. Yunanistan’da ise muhalefetin itirazı üzerine kaldırılmıştır…

AKP isterse bu sistemle oylarını yüzde 50’den 60’a da çıkarabilir. Bu mümkündür.

Çünkü oy sayım işlemleri “ilçe seçim kurulu” aşamasına kadar “açık sayım ve döküm” esasına göre yapılmaktadır. Ama Bilgisayar ortamında yapılan sonuç belirleme işlemlerinin hiçbir aşamasında siyasi parti ya da bağımsız bir gözlemcinin bulunmadığı saptanmıştır.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP, SEÇSİS yöntemi ile yüzde 47; 12 Haziran 2011 seçimlerinde ise yüzde 49,8 oy aldı. Yani bu sonuca göre her iki vatandaştan biri AKP’ye oy vermişti. Oysa sokaktaki vatandaşa soruyorduk, üç kişiden ikisi “vermedik” diyordu. Halkın nabzını tutan başka gazeteciler de aynı sonuca varmıştı.

O yıllarda uzmanlar SEÇSİS’de “Oy kaydırılması” olduğunu saptadılar. Öteki partilerden AKP’ye oy yüklenmişti. Sorun YSK’ya taşındı, ama sonuç alınamadı. Çünkü YSK kararlarına kişiler ve kurumlar itiraz edemezlerdi. Konu örtbas edildi.

Yine, Time Dergisi yazarı Edwards Hammington’a göre 3. Dünya ülkelerinde yapılan seçimlerde ve referandumlarda bu sistem ile önceden bilgisayarlara yüzde 10’luk “hayali oylar” yüklenerek oylarla oynanmakta, seçim sonuçları manipüle edilmektedir. Yani halk iradesinin dışında seçimlere yön verilmekte, yeniden düzenlenmektedir.

Nitekim Türkiye’de son yapılan referandumda, yüzde 48 olan “EVET” oylarının, bu yöntemle yüzde 58’e çıkarıldığı iddia edilmektedir. Edwards Hammington da aynı düşüncededir.

Yani bilgisayarlara dış müdahale olmasaydı, “HAYIR”lar yüzde 52, “EVET”ler yüzde 48’de kalacaktı” deniliyor.

Bilgisayarlara yüzde 10 yükleme oyunu ise ölüler vasıtasıyla gerçekleştiriliyormuş… Hani Fethullah Gülen referandum öncesi demişti ya, “Mezardakileri de kaldırın, oy kullansınlar…”

Mezardakileri de kaldırıp oy kullandırdılar…

Vefat edenlerin isimleri seçmen kütüklerinden silindiği için, sandık listelerinde görünmez. Time Dergisi yazarı Edwards Hammington’ın haberine göre Egemen güçler, bu adları bilgisayarlara yükleyerek, istedikleri gibi yönlendirirler. Bu oylar, son 10 yıl içinde ölenlerin hayali oylarıdır

Bu millet, AKP iktidarı ile tanıdı seçim hilelerini. Bu 15 yıllık dönemde şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemler kullanıldı…

Çöplüklerden çıkarılan, yanmış, parçalanmış oy pusulaları bu hilelerin en basiti, en kolayı, en masumuydu.

2014 yerel seçimlerinde 35 ilde elektrikler kesildi… Hem de tam “Oy sayımı esnasında…” Yetkililer trafolara kedi girdiği için arıza çıktığını söyledi… Sandık görevlileri mum ışığında çalışmak zorunda kaldılar… 14 yerde seçimler iptal edildi.

2010 – 2013 arasında, tam 2586 kişi hakkında soruşturma açıldı. Ama AKP, seçim suçlarında 2 yıl olan “Zaman aşımı” süresini 6 aya indirerek, bu suçu işleyenleri affetti.

Bugün ülkemizde seçim kazanabilmek için her yolu deneyen, her yolu mubah sayan, sandıktan kendi partisini çıkarabilmek için her yola başvuran bir iktidar var.

30 Mart seçimlerinde CHP’den Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı olan Mansur Yavaş, seçim gecesi saat 02.00’de 27 bin 500 oy farkla önde olduklarını söylemişti. Seçimin ertesi günü Melih Gökçek, seçimi kazandığını açıkladı.

Sonuçlara itiraz edildi. Ama bir değişiklik olmadı. Her şey, herkesin yanına kâr kaldı…

Seçim tarihimizde asıl ders çıkarılacak, ibret alınacak bir başka örnek ise AVCILAR BELDİYE BAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ.

Bu belediye hile ile CHP’li Dr. Handan Toprak Benli’nin elinden alınmak istendi… Oysa seçimlerde CHP oyları AKP oylarından 7 bin altı yüz fazlaydı… Bu yalın gerçeğe karşın 30 Mart yerel seçimlerinde “Oy hırsızlığı” yöntemiyle karşı taraf oylarını artırdı ve Avcılar Belediye Başkanlığı seçimlerini kazandığını ilan etti…

Bu haberi alan Avcılar Belediyesinin gerçek Başkanı CHP’li Handan Toprak Benli, İlçe Seçim Kurulunun yolunu tuttu. Çünkü kazandığından emindi… Çünkü seçimlerden üç ay önce, sandık görevlilerinin ellerinde tutanaklar vardı…

Olayın gerisini CHP’li Belediye Başkanı Dr. Handan Toprak Benli’den dinleyelim:

“Ajanslar ‘Avcılar’ı AKP aldı’ diye haber geçiyor. Ben de ‘Sakin olun tutanaklar bende.’ dedim. Ondan sonra ilçe seçim kuruluna gittik.

İçeri girdiğim anda ilçe seçim kurulu başkanına dönüp dedim ki: ‘Burada uzun bir mesai yapacağız. Çünkü ben mazbatayı almadan çıkmayacağım.’ Sonuçta elimizdeki tutanaklarla oradaki birleşik tutanakları karşılaştırarak her şeyi güzelce ve süreci de iyi bir şekilde yöneterek 20 saat sonra başkanlık mazbatasını alarak çıktım.

 Daha sonra diğer parti sonuçlara itiraz etti. Ben mazbatasını almış bir başkan olduğum ve göreve başladığım halde o oyların başına bir şey gelmesin diye oyların korunması için ilçe seçim kurulunda özel bir güvenlik tertibi de aldım. Mazbatayı aldıktan sonra da işi bırakmadık biz. Her gün iki kişi ilçe seçim kurulunda oy torbalarını bekledi. 8 saatlik vardiya usulüyle orası çok iyi bir şekilde muhafaza edildi, oylar korundu. Bu demokrasiye sahip çıkmaktır.”

Evet, “BU DEMOKRASİYE SAHİP ÇIKMAKTIR…” Muhalefetin bu olaydan alacağı çok dersler vardır.

Her şeyden önce şunu bilmelidirler: SANDIK NAMUS DEMEKTİR…

Seçim kazanmak isteyen partiler, namusuna sahip çıkmalı ve sandıklarını korumasını bilmelidirler…

(alieralp37@gmail.com)

 

Zırva Tevil Götürmez

Çağımızda her devlet; kuruluşunu, işleyişini, yurttaşların hak ve özgürlüklerini belirleyen temel bir yasa ile yönetilir. Bu temel yasanın adı anayasadır. Yasaların ve diğer düzenlemelerin hepsi anayasaya uygun olmak zorundadır. Yoksa anarşi olur. Yaşam güvenliği, sosyal haklar, adalet ve eşitlik ortadan kalkar. Ülke bütünlüğü bozulur. Toplum olarak birlikte yaşamanın güvencesi kalmaz.

Özet olarak denilebilir ki; anayasa toplumu ve devleti bir arada tutan temel harçtır.

Cumhurbaşkanından sade yurttaşa kadar herkes anayasanın buyruklarına uymak zorundadır. Anayasal düzenin bozulması demek yıkım demektir.

Bu yüzden anayasa ile oynanmaz.

Yeni bir anayasa yapma girişimi çok özel ve zorunlu durumlarda söz konusu olur.

Bunlar;

A)Bir bağımsızlık savaşı. İç savaş. Yeni bir devlet kurulması… ( TC,1924 anayasası, ABD anayasası)

B)Başarıya ulaşan güçlü bir darbe ya da devrim hareketi... (1961 ve 1982 anayasaları)

  1. C) Ülkenin düşman işgaline uğraması. (Japon, Alman, Irak anayasaları)


TÜRKİYEDE YAKICI BİR ANAYASA SORUNU YOKTUR

Türkiye yukarıdaki durumlardan hiç birine uymaz. Ama anayasasını devletin işleyişini yeniden düzenleyecek şekilde değiştirmek istiyor.

Neden?

Cumhurbaşkanı öyle istiyor, diye.

“Bu anayasayı askerler yaptı. Darbe anayasasıdır, kötüdür” dendiğine bakmayın.  Birkaç maddesi dışında ileri sayılabilecek bir anayasadır. O maddeleri değiştirince sorun ortadan kalkar.

Oysa, iktidar bunu istemiyor. Sırf cumhurbaşkanın isteğini yerine getirmek için yeni bir anayasa histerisine kapıldı.

140 yıllık demokratik, parlamenter sistemin bütün kazanımları bir yana bırakılıp, başkanlık sistemine geçilecekmiş (!.)

Hem de dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan, “Türk tipi” diye uyduruk bir ad konulan, tüm yetkilerin tek adama verildiği bir diktatörlüğe…

Hem de insanlığın binlerce yıllık siyasal deneyimlerle ulaştığı yönetim biçimlerinin en gelişmişi olan demokratik parlamenter sistemini terk ederek…(!)

Aslında değiştirmek istedikleri ulusal, laik, demokratik, insan haklarına dayalı parlamenter devlet düzenidir.

Bir de, ”bunu millet istiyor, demokrasimiz gelişecek ve meclis daha güçlü olacak..” demezler mi?

Türk milletinin alnında “aptal” yazıyor olmalı… Sanırım iktidar o yazıyı okuyabiliyor(!)

Bizler de -o yazıyı okuyamadığımız için olmalı- milletin aptal olmadığını savunmaya devam ediyoruz.

Olayın özeti:

Halk 2014 yılında anayasada yazılı olan görev ve yetkileri kullansın diye bir cumhurbaşkanı seçti.

O ise seçildikten sonra “ beni halk seçti, anayasayı askıya aldım, tanımıyorum, anayasayı bana göre yeniden yazın” diye tutturdu.

Anayasa iki yıldır askıdadır.

Doğrudur. Onu halk seçti. Ama, anayasada yazılı olan görev ve yetkileri kullanması için seçti.

Anayasa suçu işlesin diye değil (!..)

SORUNU YARATANDAN ÇÖZÜM BEKLENEMEZ

Muhalefet ayaklanıp “Cumhurbaşkanı suç işliyor. Anayasayı tanımamak bir darbe suçudur. Anayasanın verdiği görevlerin dışına çıkamaz,” demiyor(!) Bunun için eylem yapmıyor. Anayasa askıya alınıp darbe yapıldığı halde, yüksek yargı yandaşlığa soyunduğu, ya da korktuğu için kafasını kuma gömüyor. İtiraz eden demokratik kitle örgütleri hemen susturuluyor. Var olan anayasal demokratik haklarını kullanılamıyor.

Keyfi bir tiranlık yönetimi yaşanıyor. Ve 2 yıldır her şey çok kötüye gidiyor...

 

Cumhurbaşkanı istediği bütün yetkileri şu anda zaten kullanıyor.

Kullandıkça yeni hatalar yapıyor. Türkiye felakete yuvarlanıyor.

Anayasa değişikliği, bu kötü gidişin devam etmesinden başka bir yarar sağlamayacak.

Belki de cumhurbaşkanı Türkiye’yi bir kararname ile eyaletlere bölecek(!.) Bir iç savaş çıkacak(!.)

Emperyalizmin yüz yıllık Türkiye’yi bölme projesi tamamlanacak.

Gidiş o gidiş…

Yeni anayasa girişimi başarılı olursa, Türk milletine ve cumhuriyetimize yapılan en büyük kötülük olacaktır.

Türk milletine, Türk halkına bu büyük kötülüğü kimler, neden yapmak ister?

KÖTÜ GİDİŞATIN TEK SORUMLUSU İKTİDARDIR

Gidişattan hoşnut olan yok... “Türkiye ikinci istiklal savaşı veriyor” (!.) deniliyor.

Türkiye’yi “ikinci istiklal savaşı” verecek kadar kötü duruma düşürenler kimlerdir?

Bu durumun tek sorumlusu 15 yıllık AKP iktidarıdır. Tövbe deyip, istifa etmeleri gerekirken başkanlık istemeleri, akılla, mantıkla açıklanabilir mi?..

Türkiye cumhuriyetinin beyni ve kalbi olan TBMM, bizzat kendi üyeleri tarafından yok edilmeye çalışılıyor(.) Meclis içinde, meclisin temellerine kazma vuruluyor. Altında kalacaklar.

Parlamento kendisini ortadan kaldırmak için didinip duruyor (!)

Soralım:

Türk halkının başını sürekli belalara sokan anayasa değildir.

Hukuk ve demokrasiyi hiçe sayan, yağma ve talandan gözü dönen, beceriksiz, arsız, hırsız, saldırgan iktidarlardır.

Yatıp kalkıp, darbelerin kötülüğünden, demokratik olmayan baskıcı uygulamalarından yakınan “aydın-yazar” kılıklı tetikçiler; darbelere iktidarların yol açtığını, iktidar hırsıyla devletin uçuruma sürüklendiği gerçeğini görmezden gelirler.

Suçun tümü her zaman iktidarlardadır. Hesap onlardan sorulur. Cezaları iktidardan alaşağı edilerek verilir.

Bu yazar kılıklı tetikçiler iktidarın hiçbir yanlışını eleştirmezler.

Tam tersine, iktidarı daha da çok savunur, daha çok kışkırtırlar. Ahlaksızlığı, ihaneti meslek edinmişlerdir.

Bütün sorumluluk iktidarda olduğu halde, her olumsuzlukta muhalefeti suçlu çıkarmaya çalışmak çıkar ortaklığından, satılmışlıktan, millete ihanetten başka bir anlam taşımaz.

 

TİRANLIKLARIN SONU

Tarih boyunca kurulan bütün tiranlıkların sonu hüsran olmuştur.

Dünyada tüm yetkileri bir kişide toplayan bir devlet olmadı, olamaz…

Adına demokrasi demek ise, beyazın siyah olduğunu iddia etmek kadar zırvalıktır.

AKP böyle aptalca bir kulluk-kölelik düzenini, çocuğa elma şekeri verir gibi- hem de demokrasi adına (!) halka yutturmaya çalışıyor (!.)

Diktatörlükle yönetilen bütün devletlerin sonu isyan, iç savaş, bölünme ve yıkımdır.

İnsanlığın ulaştığı en çağdaş, en ileri, en demokratik yönetim biçimi demokratik parlamenter sistemdir.

Parlamenter sistemi iğfal eden, yozlaştıran bizzat iktidar odaklarıdır.

İktidar erkek kedi gibi… Hem tecavüz ediyor, hem bağırıyor...

Sistemin uygulanmasında yanlışlar varsa ne yapmak gerekir?

Hatalar araştırılır, bulunur ve düzeltilir.

Bunu yapmayı aklına bile getirmeyen, beceriksiz, deneyimsiz, demokrasiyi içselleştirememiş iktidarlar sistem dışına çıkarlar. Sonra da sistemden şikayet etmeye başlarlar.

Yanlışlarını düzeltmek yerine, iktidarlarını daha rahat sürdürebilecekleri yeni arayışlara girerler. Her türlü karartma, kandırma ve baskı yöntemine başvururlar.

Olan budur.

 

ÖZGÜR İRADE SORUNU

Milli iradeyi, millete başvurmayı dillerine sakız edenler; milletvekillerinin bile özgürce oy kullanmasına katlanamıyorlar, engelliyorlar.. Milletvekillerinin parlamentoda özgürce oy kullanamadığı bir ortamda halkın özgür iradesiyle oy kullanması olası mıdır?

Halk seçimini özgürce yapabilir mi?

15 yıldır kralın soytarıları medyada at oynatıyor.

Kalemini, inancını, kişiliğini satmış tetikçiler, iktidar gücüyle el konulan, ya da satın alınan medya kanallarında halkı kandırmak için seferberdirler.

NEYİ TARTIŞACAKSINIZ

Bir de “bu gidişe hayır” diyenlerin zavallılıkları var.

AKP nin “başkanlık isteriz” diye topluma gereksiz bir dayatmada bulunmasını eleştirenlerİN “canım şimdi sırası mı” diye söze başlamaları yersizdir, anlamsızdır, yetersizliktir.

Parlamenter sistem dünyada en demokratik, en ileri devletlerin uyguladığı en gelişmiş sistem olduğuna göre “başkanlık sistemi” hiçbir zaman onun seçeneği olamaz.

Başka bir zamanda tartışalım demenin bir anlamı yoktur.

Zaten AKP düzgün, kurallarına göre işletilen bir başkanlık rejimi istemiyor.

Dine dayanan bir faşist rejim kurmak istiyor

Neyi tartışacaksınız?.

Türkiye 1876’dan beri anayasa tartışmış ve seçimini yapmıştır. Bu konu vıcık vıcık olacak şekilde iki yılda bir sürekli gündeme getirip tartışmak tuzağa düşmektir, aptallıktır.

Sorun anayasada değil, yöneten kafalarda…

İktidar, halk nasıl olsa anlamaz, diyerek  “rejim değişikliği yapmıyoruz. Yönetim sistemi değiştiriyoruz” diyor (!.)

Rejimi değiştirmenin, yönetim sistemini değiştirmek olduğunu bilmemeleri olası mıdır?

“Nasıl olsa halk anlamaz. Ne verirsek yiyor” diye, açık açık, bile bile yalan söylüyorlar.

Devletin yönetim şeklini değiştirmek, Türkiye cumhuriyetini yıkmak demektir.

Bu kadar basit…

GÜVENMEK APTALLIKTIR

Başkanlık rejimine geçilirse Erdoğan bu yetkileri kullanmayacağını söylemiş (!)

Buna karşı şöyle deniliyor: “Erdoğan bu yetkileri kötüye kullanmaz ama… ya başkaları gelirse ne olacak?”

Böyle bir karşı fikir olur mu?

Erdoğan’ın bu büyük yetkileri kullanmayacağı da nerden çıkıyor (!?)

Erdoğan’ın yasa ve anayasa tanımadığı bilinmiyor mu? Başladığı işten, verdiği sözden sabahtan akşama döndüğü ortada dururken, hangi güvenden söz ediyorsunuz?

Önemli olan, kişiler değil, sistemdir.

Bir yanda Türkiye cumhuriyetinin güvenliği, öte yanda herhangi bir kişiye güven duygusu (!.)

Asla böyle bir karşılaştırma yapılamaz.

Tam tersine, bu durumda Tayyip Erdoğan’a, ya da herhangi birine güvenmek aptallık itirafıdır.

Söz konusu vatansa, ötesi ayrıntıdır.

Güven diye bir gerekçe yoktur.

Önemli olan sistemin güvencesidir.

Zırva tevil götürmez.

Yani açıkça saçma ve yalan olan bir konuyu savunmak bir yarar sağlamaz.

Yeni anayasa saçmalığı, -hele de demokrasi adına- zırvanın savunulmasıdır.

Bu işte kesin olarak kötü niyet var.

Doyum bilmeyen tamahın, gittikçe azgınlaşan hırs ve ihtirasın varacağı yer ancak uçurumdur.

NE OLUR

Türk milleti tek adam diktatörlüğüne ezici bir çoğunlukla HAYIR demelidir.

Her şeye karşın halk oylamasından ‘evet’ çıkarsa ne olur?

Olan yine Türk milletine olur.

Daha çok katliam, daha çok yoksulluk, daha çok bunalım görür.

Daha büyük acılar yaşanır.

Ne demişler?

“Buyrukçuların çıkarları için eğitilen bir insan köle olmayı isteyecek kadar salaktır.” Nietzche

Karl Marx daha açık anlatmış:

“Celladını kurtarıcı olarak gören toplum, kasabın bıçağını yalayan aptal danaya benzer”

Biliyorum; sonuçta Atatürk yine kazanacak...

Ama ne pahasına?..

 

altanarisoy@gmail.com

Yalanlar da Tükendi

Yalan hiç tükenir mi? Tabii ki tükenir!
Söyleyecek yalan belki her zaman bulunabilir ama sürekli yalan söyleyen bir kişinin zamanla inanılırlığı-itibarı biter.
İşte o an yalanların da tükendiği andır.

-Türkiye büyüyor, o eski içine kapanık Türkiye yok artık, dünyaya açıldık! (AKP Sözcüleri)
Bu YALANI ilk önce İlhan Kesici ortaya çıkardı. Devletin rakamlarını konuşturdu. Bademlerin 2003-2012 arası yıllık ortalama büyüme oranı; %4,9 (2013-2014-2015 Bademin patinaj yani yerinde saydığımız yıllar. 2016 ise küçülme yılı!)
Bunlarla birlikte 2003-2017 arası yıllık büyüme oranı; %4,4…

-1946-2002 arası 57 yıllık büyüme oranı; %5,1…
Bademlerin “Tek Başına” iktidarından çok daha fazla büyümüşüz! Neye rağmen?
Petrolün fiyatının 10 yılda 36 kat artmasına, Kıbrıs Ambargosuna,
3 Askeri Darbeye, Ekonomik tetikçilerin yarattığı 1994 ekonomik krizi ve %5,5 küçülmeye, 1999 depremi ve %3,5 küçülmeye ve her türlü terör eylemlerine, koalisyonlara rağmen %5,1 ile Bademlerden fazla büyüme. Hangisi daha büyük, %4,4 mü, %5,1 mi?

-Türkiye’ye Arap Sermayesi Akacak. İlk etapta 100 Milyar Dolarlık yatırım geliyor!
“Müftülük Haber” sitesinin bildirdiğine göre Arap Sermayesi ülkemize akın edecekmiş!
Siyasetçinin yalanına alışmıştık ama Müftülüklerin ekonomik konularda yalan söylediklerini ilk kez görüyoruz! Yakında yalan söyledikleri için yamuk-yılık olmuş, çarpılmış Müftülük yetkilileri görürseniz sakın şaşırmayın! Tabii ki söylenenler tamamen YALAN!

-TOBB Başkanı, +1 Projesini Başlatıyoruz!
Bazı uçuklar vardır. Tek projeyle Türkiye’nin tüm borçlarını öderler!
Örnek; “Abi, tüm yolların kenarlarına kavak dikeceksin. 15-20 sene sonra satacaksın, borç-morç kalmaz!”
Akil İnsanlar Heyetinin Başkanı, FETÖ ve APO dostu Hisarcıklıoğlu’nun projesi de aynı!
Diyor ki, “Benim 1 Milyon 300 Bin üyem var. Hepsi (+1) yani birer kişi fazladan işe alsa, işte size işsizlik problemini çözdüm!”
TOBB Başkanı değil, Alaattin’in sihirli lambası mübarek!
Be arkadaş, 15 yıllık Badem iktidarında senin üyelerin batma noktasına geldi. Yanlarındaki çalışanları çıkarıyorlar!
Nasıl (+1) kişi alsınlar?

-Melih Gökçek; FETÖ’ne Parsel-Parsel Satmadım;
“FETÖ’cülerin zaman-zaman okul-yurt için belediyemize müracaatları oldu. Ben tüm Vakıflara eşit davrandım. Zaten ben vermedim, Belediye Meclisi verdi! Ben FETÖ’cüleri hayır faaliyeti olarak gördüm. Aldatıldım,” dedi…
Hadi be, böylesine kuyruklu yalanı da ilk defa gördüm…

Gördünüz değil mi? Belki yalanlar bitmiyor ama, sürekli yalan söyleyen tiplerin itibarları da kredileri de saygınlıkları da tamamen tükeniyor…
Yalancı damgasını yedikten sonra ister Sarayda otur ister el parasıyla Türkiye’nin en büyük camisini yaptır, Allah’ ı da kandıraman ya…

Sağlık ve başarı dileklerimle 19 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Sağ-Sol, Ülkücü-Devrimci Yok Artık, Vatan Var…

Çok önemli, çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz…

Çevremizdeki ateş çemberi giderek daralıyor… İhanetin ustaları işbaşında…

Kara, kapkara bulutlar kaplamış dört bir yanımızı…

Vatan tehlikede.

Konu vatandır… Vatanın geleceğidir…

Kurtuluş Savaşından sonra, bir kez daha, ATA’mızın deyişi ile “Vatanımızı müdafaa mecburiyetine düştük…”

Bir kez daha vatanımızı savunma konumuna girdik…

Çünkü “Cebren ve hile ile” rejim değişikliği yapılmak istenmektedir…

Bir ABD planı ve tasarısı olan “Başkanlık Sistemi” halkımıza dayatılmaya çalışılmaktadır…

Eğer bu sistem kabul edilirse, 94 yıllık Atatürk Cumhuriyeti ve ulus devlet dönemi sona erecek, yerini, sonu diktatörlüğe gidecek bir başkanlık sistemine bırakacaktır…

Bu sistemde eyaletler olacak, etnik kuruluşlar ve federasyon olacak… Başkan ve yardımcıları olacak, ama asla güçlü bir ordu, demokrasi ve partiler olmayacak…

Parlamento göstermelik bir yapıya, parlamenterler kurşun askerlere dönüşecek…

Sadece iki parti kalacak…

Zaten, Cumhurbaşkanı danışmanı, AKP Kurmayı Burhan kuzu da “Başkanlık sisteminde sadece iki parti yani AKP ve CHP olacak” diye bu gerçeği açığa vurmuştu…

Bu yeni Başkanlık rejiminde Kurtuluş Savaşlarından, Kurtuluş Savaşı komutanlarından, milliyetçilikten, tam bağımsızlıktan söz edilmeyecek… İpler küresel emperyalist devletlerin elinde olacak, onlar ülkeyi istedikleri yöne sürükleyecek…

İşte bunun için Atatürkler, İnönüler milli eğitim müfredatlarından şimdiden çıkarılmaya başlandı… Küresel şirketler böyle istiyor… Hazırlık o günler için bugünden yapılmaktadır…

Hedef uluslararası kapitalizme bağlı, din ve etnik kökenli eyaletlerden oluşan federatif bir yapı kurmaktır… Bu yapı içerisinde bu bağımsız yönetimler uluslararası tekeller tarafından yönetilecektir…

Bu proje 15 yıllık bir ABD – AKP projesidir ve BOP’un ta kendisidir…

RTE’yi neredeyse bir antiemperyalist kahraman ilan edenler umarım bu yoldan çark ederler ve halkı aldatma işlemine son verirler… Zararın neresinden dönülse kârdır.

Onun için şimdi biz diyoruz ki:

Şu saatten sonra artık, sağ-sol, ülkücü devrimci yok…

Milli var, gayri milli var…

 

Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Laz, Çerkez yok…

Türk milleti var…

Atatürk Cumhuriyeti var…

Türk milliyetçisi var…

Küresel emperyalizm ve ortakları var, bir de onun karşısında “Tam bağımsızlıktan” yana antiemperyalist yurtsever cephe var…

Ülkücüler – devrimciler, dindarlar – laikler, solcular – sağcılar, kendimizden vazgeçtik, çocuklarımızın geleceği için birleşelim hiç olmazsa…

PAROLAMIZ VATAN, İŞARETİ NAMUSTUR…

(alieralp37@gmail.com)

Sizi Başkanlık Keser mi?

Demek 15 yıllık iktidarınızın sonunda, Parlamenter Demokratik Cumhuriyete son verip “Başkan” olmaya karar verdiniz!
Hırsınız ve kibriniz o kadar büyüdü ki, bu kadarla yetinmezsiniz siz!
40 senedir yanınızda olan bazı “Cumhuriyet Düşmanları” Halifelik, Hilafet, Şeriat, İslam Devleti gibi lafları uluorta etmeye başladılar!
Sofranızdan ayırmadığınız bu gafillerin ne dedikleri ne saçmaladıkları bizler için hiç önemli değildir.
Fakat sizin gibi her konuda konuşan, canınız sıkıldığında tüm dünyaya ayar vermeye kalkan birinin, bu deli saçmalıklarını reddetmemeniz, suskun kalmanız ve inadına bu kişileri hep yanınızda tutmanız hayli şaşırtıyor Türk Milletini! Neredeyse bu Cumhuriyet düşmanlarını sizin konuşturduğunuz kanaati yerleşecek…

15 senede ne yaptınız, hangi icraatınıza güveniyorsunuz ki,
“Türk Milletinden” Başkanlık istiyorsunuz?
Siz, Cumhurbaşkanlığı adaylık konuşmalarınızda, 2012-2013-2014-2015 yıllarında Türkiye’nin sürekli patinaj yaptığını söylediniz.
Şimdi de “Tulumbanın suyu bitti, dolarları bozdurup tulumbaya can suyu verin” diyorsunuz!
Tamam da 15 senedir Türkiye’yi “Tek Başınıza” yöneten sizsiniz!
Canınız istedi Bakanınızı tekme-tokat dövdünüz, istifa etmiş MİT Müsteşarınızın Milletvekili olmasını istemeyip adamı zorla ve kanunsuz olarak eski yerine atadınız, seçim kazanmış Başbakanı bir gecede istifa ettirdiniz. Yerine Belediye Başkanı bile seçilememiş birini Başbakan yaptınız.
Yani patinaj da sizin, suyu bitmiş tulumba da sizin! Niçin Başkan olmak istiyorsunuz ki, daha büyük başarısızlıklara imza atmak için mi?

-15 yılda Cumhuriyetin tüm eserlerini, yok pahasına satan sizsiniz!
-IMF’ye 23 Milyar Dolar ödedim diyorsunuz, tamam ama 129 Milyar Dolar olan dış borcumuzu 420 Milyar Dolara siz çıkarttınız.
-Elinizde, maliyeti emsallerine göre üç-dört misli pahalı olan 1 köprü-2 altgeçit-her sene yeniden yapılan duble yollar-1 Kaçak Saray- şimdiye kadar 25 Milyar Dolar harcadığımızı söylediğiniz 3 Milyon Suriyeli kaçkın ve Ortadoğu ülkelerinden ülkemize giren kaçak teröristler kaldı!
-Ülkede ve Suriye’de her gün şehitler veriyoruz. İnsanlarımız bombalarla patlatılıp öldürülüyor.
-İşsizlik çığ gibi büyüyerek üzerimize geliyor. Reel sektör tıkanma noktasında! Dolar ise 4TL’ye yaklaştı, neredeyse Rabia’yı yakalayacak.
-56 Milyon kişi bankalara borçlu, kıpırdayamaz haldeler!
-Çiftçi ekemez halde. Saman ithal ediyoruz!
-Emekliler sürünüyorlar!

Bu yazılanlardan bir tanesi için “Doğru değil” diyecek biri var mı?
İyi de Usta, siz hangi başarınızdan dolayı Başkan olmak istiyorsunuz?
Bugüne kadar neyi yapmak istediniz de sistem size izin vermedi, kim sizin elinizi tuttu?
Sizden fazla AKP’li olan bir Bahçeli, siyaseti bilmediği için size bile destek olan bir CHP lideri var! Yapacağınız bir şeyler varsa niçin yapmadınız?

Size büyüğünüz olarak bir nasihatte bulunayım;
Makamlar-mevkiler-unvanlar iş yapmaz. Kişinin sepetinde pamuk varsa yani dağarcığında bilgi mevcutsa, danışmaktan ve öğrenmekten korkmuyorsa isterseniz tahta iskemlede ve derme çatma barakada oturtun, harikalar yaratır.
Fakat kabiliyetsiz birini isterseniz sarayda oturtun, hiçbir şey yapamaz. Vermediyse mabut, neylesin Mahmut hesabı!
Osmanlı Devleti’nin en önemli Devlet Adamlarından Ziya Paşa’nın ülkesini satan bir “Tombalak Paşa’ya” söylediğini yazıp, yazıyı tamamlayalım;
Bed asla necabet mi verir üniforma/ Zer-düz palan vursan da eşek yine eşektir…

Sizin hangi maharetinize güvenerek “Başkan” olmak istediğinizi ben anlayamadım. Lütfen bana tane-tane anlatabilir misiniz?

Sağlık ve başarı dileklerimle 18 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Devletin Bekası

Tek parti diktatörlüğüne…

Birisi çıkıyor (AKP Bursa Milletvekili İsmail Aydın) Genel Kurul'da yaptığı konuşmada "Anayasanın ilk 4 maddesi değiştirilebilir" diyor,

Abdurrahman Dilipak denilen adam Türkiye Büyük Millet Meclisindeki anayasa görüşmelerini değerlendirerek “Hilafet şu anda TBMM'ye intikal etmiştir. Bu anlamda hükümet tarafından gereği yerine getirilmektedir.”

“İslam birliğinin Beştepe’deki o 1005 odada hepsinin temsilciliklerini açacak” diyor…

Bu millet aklını peynir ekmekle mi yedi?

Mecliste çoğunlukları olabilir, AKP’li vekiller saraydan oda kapmak sevdasında olabilirler, her şeye rağmen milli irade orada değildir.

Milli irade 338+360 kişiden ibaret de değildir.

Sokağa çıkıp halkı bir dinlesinler bakalım.

Halktan gizli saklı yapılan anayasa değişikliklerine ne diyorlar?

Kimse anayasayı çiğneyen şahsa mahsus değişiklileri kabul etmiyor.

Küçük bir azınlığın dışında kimse özgürlüğünden vazgeçmiyor.

Türkiye ayakta...

Bu iş o kadar kolay değil.

Başkanlık sistemi anayasaya rağmen iki yıldır fiilen yürütülmektedir.

20 Temmuzdan beri ülke tamamıyla onun emirleri ile yönetilmektedir.

Yasama, yürütme elindedir.

Ne odu, Türkiye de her şey güllük gülistanlık mı oldu?

Bilakis ülke kaynar kazana döndü.

Şehitler, şehitler ve her tarafta terör saldırıları.

En iyisi Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı yetkileri ve ömrünün sonuna kadar yargılanmayacağı

teminatı verilsin bu iş daha uzamasın derim...

***

Kılıçdaroğlu

"Bütün milletvekilli arkadaşlarıma, özellikle grup başkanvekili arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Yürekli, onurlu CHP’ye yakışan bir mücadeleyi verdiniz” dedi.

Keşke onlara baştan beri izin verseydi deTürkiye bu günlere gelmeseydi!

“Türkiye'nin nasıl bir felakete sürüklendiğine artık tanık olduk” diyor.

Ah be Sn.Kılıçdaroğlu, GÜNAYDINNNNNN.

                                                         ***

MHP ‘de sular durulmuyor.

MHP'li Burdur Belediyesi Meclis Üyesi Yavuz Mehmet Kaya, “Partimizin duruşuna aykırı hareket eden Devlet Bahçeli derhal partiden ihraç edilmelidir” demiş.

Neden halen bekliyorlar anlamak mümkün değil..

Hey ABD! Çizmeyi aşmaya başladın…

'Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Özerklik Temsilciliği' yeni bürosunu ABD'de açmaya hazırlanıyormuş.

Bu demek oluyor ki Türkiye’nin can düşmanları olan PKK ve uzantısı PYD ye kısacası teröristlere kol kanat geriyor.

Bilmem nerenin eş başkanı İlhan Ehmed denilen adam ABD'de temsilciliğin açılması için çalışmaların devam ettiğini söylemiş.

Başkanlık sevdasına düşmüş, gözü başka şey görmeyen Türkiye Devleti yöneticileri bakalım bu habere de ki doğrumudur bilmiyorum, doğruysa dayılanacaklar mı?

Aslında dünyadaki tüm terör örgütlerini besleyen zaten Amerika’dır.

Çıkarı için yapmayacağı yoktur.

Unuttuğu bir şey var, bir gün o beslemeleri kendi canını da yakacaktır.

Yere batsın sizin dostluğunuz.

Ortadoğuyu karıştırdığı yetmedi Suriye’ye gücü yetmedi şimdi sıra Türkiye’ye geldi.

Türkiye’de her patlayan bombadan ve terör olayından Amerika sorumludur.

Erdoğan Türkiye’de kükrüyor ama iş dış politikaya gelince hiçbir şey yapamıyor.

Halen inadım inat diyerek Esat ile bir araya gelmiyor.

Söz konusu vatansa şahsi kinlerini biryana bırakması gerçek bir devlet adamı gibi davranması gerekir.

 

Tünay Süer

Atatürk’e, İnönü’ye Savaş Açmakla Bir Yere Varamazsınız…

Öğrendiğimize göre MEB, müfredattan İnönü’yü ve “Hayatın Başlangıcı, Evrim” ünitesini çıkarmış…  Atatürk’ün yaşamı ile ilgili konularda da kısıtlamaya gitmiş...

Dünyanın neresinde görülmüştür kendi tarihi ile kavgalı bir devlet?

Dünyanın neresinde görülmüştür kendi kurucu ve kurtarıcılarını kitaplardan, ders programlarından çıkaran bir devlet?

Hemen uyarıyoruz: Bunlar boşuna çabalardır… “Dünya dönüyor” dediği için kendisini mahkûm etmek isteyen engizisyon mahkemesi üyelerine Galileo’nun söylediği gibi, “Ama dünya yine de dönüyor…”

Ama yine de Atatürkler yüreklerde yaşamaya devam edecektir…

Bu girişimlerle Türkiye’nin sorunlarını çözemezsiniz… Onları daha çok çoğaltırsınız ve Ülkemizi bölersiniz…

Çünkü Türkiye’de sadece yobazlar, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları yaşamıyor…

15 yıldan bu yana ve daha önceden harcanan tüm karşı devrimci çabalara karşın, bugün ülkemizde, yüzde ellinin üzerinde, büyük bir çoğunluk 1923 devrimine bağlıdır, Kurtuluş Savaşını ve onu yöneten Mustafa Kemalleri, İnönüleri, Kazım Karabekirleri sevip, saymaktadır…

Bu sayı her geçen gün daha da çoğalmaktadır… Bunu Anıtkabir ziyaretçi tutanağındaki sayılardan öğreniyoruz…

Çünkü Burası ne Arabistan’dır, ne Zimbabve’dir, ne de Katar’dır…

Burası 1923 devrimini yaşamış ve yeryüzünde ilk kez, “Tek dişi kalmış canavar”a, yani emperyalizme karşı “Tam bağımsızlık savaşı” vermiş ve kazanmış şanlı bir ülkedir…

TV’lerinizle, basınızla, AK trollerinizle, sadakalarınızla ve yandaş muhalefetinizle uyuttuğunuz halk, sonsuza dek uyku halinde, afyonlanmış olarak kalmayacaktır…

Büyük ozan Nazım Hikmet’in deyişi ile Bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman” vatanımızın kurtuluş günleri de başlayacaktır…

Sonra, ders kitaplarından “Hayatın Başlangıcı, Evrim” ünitesini kaldırıp, bilime, tekniğe savaş açmakla da bir yere varamazsınız…

Çünkü insanlık bilim, teknoloji, uygarlık temelinde yükselmektedir… Böyle bir girişimle son Osmanlı sultanlarının yaptığı hataya düşersiniz, emperyalist devletlerin ayakları altında ezilirsiniz…

“Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir”, teknolojidir… Çağ dışı düşünceler, hurafeler değildir…

Bilim çağdaşlık, yenilik demektir. Değişim, gelecek demektir. Şeriatçıların en büyük düşmanı ise değişimdir, yenileşmedir.

Değişimin, yenileşmenin olduğu yerde ne hurafe vardır, ne üfürükçülük ne muska…

Bilimin temel dayanağı akıldır, dincilerin ise inançtır. Bu nedenle bilimin, tekniğin tüm toplumda yaygınlaşması, gericilerin ve gericiliğin sonunu getirmek, Ortaçağ karanlığından kurtulmak demektir.

İşte siyasal İslamcılar Atatürk’ü bu yüzden sevmezler. Yani “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için sevmezler.

Çünkü bilim doğmacılığa, değişmeyen inanç kurallarına karşıdır. Hayatta tek gerçek yol gösterici bilim, fen olduğu zaman inanç, vicdanlara yerleşmek zorundadır. Din Allah’la kul arasında kaldığı sürece sömürü kaynağı, afyonlama aracı olmaktan çıkar ve siyasal İslamcılara yaşam hakkı tanımaz.

Onlar Atatürk’ü, ”Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi” dediği için sevmezler.

Ama korkunun ecele faydası yoktur…

Siz istediğiniz kadar kitaplardan, müfredattan Atatürk’ü çıkarmaya çalışın, ama o yine yüreklerde yaşamaya devam edecektir…

Günü geldiğinde de karşınıza sıra dağlar gibi dikilecektir…

(alieralp37@gmail.com)

De Gaulle’den kopan Fransa Atlantik cephesine yanaştı

Geçen hafta,  Fransa ile birlikte Avrupa’nın diğer ülkelerinin NATO’ya üye olmasında dönemin sosyal demokrat (Sosyalist Parti) yöneticileri Cumhurbaşkanı Vincent Auriol ve Başbakanı Paul Ramadier’nin büyük bir çaba harcadığını yazmıştım.

NATO AVRUPA’YI DENETİM ALTINA ALMA ARACI

De Gaulle’ün önderliğindeki Fransa 7 Mart 1966’da NATO’yu Fransa’dan söküp atmıştı. De Gaulle’ün politikasının temelini ulusal bağımsızlık düşüncesi oluşturuyordu. Fransa, Savunma, güvenlik ve ekonomide bağımsız politikalar izlemeliydi. NATO’nun ABD’nin Avrupayı denetim altına alma aracı olduğunu düşünüyordu. Bu tutumunu 30 Ocak 1963’de 1959-1969 yılları arasında sözcülüğünü yapan Alain Peyrefitte’e (*)  şöyle izah etmişti:  “NATO bir boş laflar akademisi. Bizim savunma gücümüzü zayıflatan, onsuz bir savunma düşünülemez fikrini aşılayan, böylece milli bağımsızlık hislerimizi uyuşturan, bizi güçsüzleştiren bir kuruluş. NATO aslında bir aldatmaca, Amerika’nın Avrupa’ya el koymasının bir kamuflajı.” (1963).

DE GAULLE’E KARŞI GLADYO DARBESİ

Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasından sonra (1962), Fransa Cezayir’den dönen birliklerini NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı (SACEUR) emrine vermek yerine, Birinci Kolordu’yu oluştur. De Gaulle, 9 Ocak 1963 tarihinde Alain Peyrefitte’e “Cezayir olayı halledildikten sonra, büyük sorun şimdi, Amerikan emperyalizmidir. Sorun içimizdedir, bazı yöneticilerimizdedir, bazı komşularımızdadır. Sorun kafamızdadır”.  diyerek ABD’ye karşı alacağı tedbirler üzerine kafa yorar.

General de Gaulle’ün bu dolu dizgin ABD ve NATO karşıtı tutumu ve Cezayir’de direnişçilerle görüşerek sorunu çözme politikası, ABD’de büyük bir rahatsızlık yaratmıştı. Fransa’da ki NATO’ya bağlı gizli örgüt harekete geçirilerek de Gaulle’e karşı bir darbe tezgahlandı. Darbe başarısız olmuştu.

DE GAULLE SONRASI

Fransa’nın geleneksel dış politikası V. Cumhuriyetin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı General de Gaulle tarafından belirlenmişti. Kendisinden sonra gelen cumhurbaşkanları Georges Pompidou (1969-1974), Valéry Giscard d’Estaing (1974-1981), ve  Jacques Chirac (1995-2007) tarafından bu politikanın ana çizgileri savunulmuştur.

1981 yılında Cumhurbaşkanlığına seçilen François Mitterrand bütün siyasi yaşamı boyunca de Gaulle’e ve politikalarına karşı mücadele etti; de Gaulle’ün V. Cumhuriyetine,  NATO’nun askeri kanadından çıkma kararına ve nükleer caydırıcılık politikasına hep karşı çıktı. Mitterrand, ABD ve NATO ile ilişkiler açışından de Gaulle’dan kopuşu ifade ediyordu. Pierre Lelouche’a (**) göre “Atlantik ittifakının avukatı durumundaydı”. NATO’ya geri dönüş için Mitterrand ABD ile gizli bir diplomasi yürütüyordu.

Jacques Chirac, de Gaulle geleneğini temsil ediyordu. Çok kutuplu bir dünyayı savunuyor, AB’yi bu çok kutuplu dünyadaki kutuplardan biri haline getirme çizgisi izliyordu. ABD’nin Irak’ı işgaline Almanya ve Rusya ile birlikte karşı çıkmış bir Paris-Berlin-Moskova hattı oluşmuştu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice açıkça Fransa’yı tehdit ediyondu: “ABD Rusya’yı affedecek, Almanya’yı unutacak ama Fransa’yı cezalandıracak”tı çünkü Fransa yalnızca askerî güç kullanımına karşı çıkmakla kalmamış, ABD’nin karşısına BM ve uluslararası hukuku çıkararak alternatif bir dünya modeli sunma “hatasını” işlemişti.

Chirac’ın partisinin başına geçen Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı kampanyasının sloganı “kopuş”du; bu, de Gaulle’ün çizgisinden kopuşu ifade ediyordu. Fransa Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde 43 yıl aradan sonra NATO’nun askeri kanadına yeniden döndü. Fransa artık Atlantik cephesinin Fildişi Sahilleri’nden, Libya’ya ve Suriye’ye kadar saldıran vurucu gücü durumuna gelmişti.

O dünya “sol”unun umut bağladığı François Hollande’da Sarkozy’nin izinden gitti. Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti’ne askeri müdahale ve günümüze kadar uzanan Suriye’ye karşı izlediği saldırgan çizgisi.

2017 yılı Fransa’nın Atlantik cephesinden uzaklaşacağı, Avrasya ile iyi ilişkiler geliştiriceği bir yıl olmaya aday. Kazanma şansı en yüksek olan François Fillon’nun programı bu yönde.

(*) Alain Peyrefitte, “C’etait de Gaulle”, Edition de Fallois, Fyard, 1997

(**) Pierre Lellouche, “L’allié indocile, La France et l’OTAN, de la guerre froide à l’Afganistan”, Edition du Monet, 2009

 

ALİ RIZA TAŞDELEN/PARİS

 

SİL BAŞTAN BAŞLAMAK

“Sil baştan başlamak lazım bazen, her şeyi unutmak” diyor,
Şebnem Ferah. Keşke yapabilsek!
Unutsak yalanları, kötüleri, kara vicdanlıları, devletini milletini soyanları, karanlık kafaları, Türk Milletinin huzuruna refahına düşman olanları, bebekleri öldürenleri, çocuk tecavüzcülerini,
el kadar bebelerin yanarak can verdikleri halde şikayetçi olmayan zavallı ana-babaları unutsak, korumasız bırakılan kadınları öldüren aşağılık katilleri unutabilsek. Hiç yaşanmamış sayabilsek!

Evdeki hırsızlık paralarını “sıfırlayan” ahlak yoksunlarını sıfırlayabilsek!
Devletini milletini soyan, rüşvet alan, yolsuzluk yapan şerefsizlerin yüzsüzce hala aramızda dolaşabilmelerini unutabilsek!
Vakıflar kurup yüz milyonlarca doları cebe indiren, kendilerini devletin adamlarına karşılatan iti-veletleri unutabilsek…

Bunları sil baştan yapıp sıfırlamak istiyorum. Niçin biliyor musunuz?
Evlatlarıma, çocuklarından-torunlarından şu soruların gelmemesi için;
– “Oğlu ile telefonda, hırsızlık paralarının taşınıp saklanması için sürekli konuşan, buna rağmen sabah evinde hala 30 Milyon avro kalan birine nasıl tahammül ettiniz?”

-Dün ak dediğine ertesi gün kara diyen omurgasız parti Genel Başkanlarını nasıl seçtiniz? Seks kasetleriyle esir alınan salak Genel Başkanları niçin indiremediniz?

– “Çok önemli bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler, başörtülü diye saldırıp bebeğini dövdüler, hepsinin kamera kayıtları var, cuma günü açıklayacağım” diyen ve dediklerinin yalan olduğu ortaya çıkınca “pişmiş kelle” gibi sırıtmaktan utanmayan birini, koltuğunda niçin oturttunuz?

– “Bu kadar çok yalaka-satılmış gazeteci-televizyoncuyu niçin dinlediniz, seyrettiniz?
– “Dede-Baba sizler, nasıl oluyor da iktidarın tezgahladığı 15 Temmuz Darbe girişiminin “kontrollü-hileli bir darbe girişimi” olduğunu anlayamadınız?

-Sizin FETÖ dediğiniz terör örgütünü devletin içine sokanın, onu darbe yapacak güce kavuşturanın, bu örgütün milyarlarca dolara sahip olmasını sağlayanın da iktidar partisi olduğunu nasıl göremediniz?

-Cumhuriyet yıkılırken, ülke dikta rejimine götürülürken, anayasa bile olağanüstü halde tekme-tokat ve silahlar altında zorla değiştirilirken sizler ne yapıyordunuz?

– “Ülke çözüm süreci adında, akil insanlar denen hainler tarafından parçalanırken, dinci terör örgütleri şehirlerimizde at oynatırken sizler ne yaptınız?

-Hadi bizleri hiç düşünmediniz ve berbat halde bir ülke bıraktınız! Sizler kendi dedelerinizin yüzüne nasıl bakacaksınız?
Onların emanetine böyle mi sahip çıktınız?

-Tunus’ta buğday fiyatları arttı diye milyonlarca insan sokağa dökülürken, ülke bataklığa doğru hızla yol alırken sizler niçin oturdunuz?

İşte bu benzeri sorulara muhatap olmamak için yapabilsem, sil baştan yapıp, hayatı sıfırlamak isterim.
Başarılı olamadıktan sonra çekilen çilelerin, sıkıntıların, demokrasi uğruna yatılan hapislerin bir önemi olmadığını nasıl anlatırım torunlara?

Nasıl derim ki;
-Evlat bu vatanın haini boldur! İnsanı hazırı sever! Demokrasinin 24 saat korunması gereken bir yaşam biçimi olduğunu bilmez!
-En utanılacak olanı ise, Türk Milletinin yarıya yakın bir kısmı “Çalsın ama bize de versin” veya “Çalsın ama çalışsın” anlayışını ve hırsızı sever!

Değerli Okurlar
Tüm bu pislikleri süpürmek ve tümünden kurtulmak için yeni bir
“Halk Hareketine” acilen ihtiyaç var. Yukarıdaki gibi sorulara muhatap olmamak ve güzel ülkemizin ilkel insanlardan temizlenmesini gerçekleştirecek, tüm milletimizi sevgiyle kucaklayacak bir hareket olmalıdır bu!
Artık bunu konuşalım ve lütfen yapalım. Haydi gençler iş başına…

Sağlık ve başarı dileklerimle 17 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Önergeyi oylarınıza sunuyorum!

KABUL EDENLER –ETMEYENLER


Kabul edilmemiştir (!)


Meclisteki Anayasa değişikliği teklifi 1.tur oturumlarını izliyorum. Oylamalar ne için yapılıyor ki?


Zaman kaybından başka bir şey değil…


Nasıl olsa mecliste çoğunluğu olan AKP istediği oluyor sonunda.


Meclis çalışıyor, hem de sabahlara kadar değil mi?


Yazık ya! Bizde boşuna uykusuz kalıyoruz.


Sanki tam bir komedi oynanıyor.


Gülelim mi? Ağlayalım mı?


Muhalefet milletvekilleri boşuna yürek tüketiyorlar, bağırıp çağırıyorlar karşı taraf tınmıyor bile.


İş oylamaya gelince uyuklayan veya içeride çoğunluğunu göremediğimiz AKP milletvekilleri birden bire uyanıyorlar veya içeriye giriyorlar.


Görevleri sadece kendileri için oy kullanabilmek veya önergeyi ret etmek.


İnsan sinir oluyor artık.


Yahu bir önerge geçse bari yüreğim gam etmeyecek.


Ayıp oluyor, sanki insanlarla alay ediyorlar.


Allah için bir önergeyi de kabul edin ya.


Sonra, nedir o? Soru sormak 1 dakika, kürsüde konuşmak 5 dakika. Rezalet.


Milletin seçtiği vekiller millet adına konuşturulmuyorlar.


Belki diyeceksiniz ki, AKP de aynı zaman dilimi içerisinde konuşuyor.


Bunun ne önemi var, onlar zaten her zaman konuşuyorlar ve sorulara yanıt vermek işlerine gelmediği için burada kısa konuşmak işlerine geliyor.


İç tüzüğün bilmem hangi maddesine göre olabilir bu zamanlama ama tam anlamıyla berbat bir şey.


Bu tüzüğü hazırlayanlar tıpkı anayasayı hazırlarlarken de bir gün mecliste tek parti hükümranlığı olabileceğini akıl edememişler veya bilinçli hazırlamışlar.


Yazık çok yazık!


İzliyorum.


Gerek CHP nin gerek MHP nin verdikleri tüm önergeler ret ediliyor.


Sonra da bu meclis halkın iradesini yansıtıyor ha?


Hadi canım oradan.


Böyle bir mecliste mutabakat olabilir mi?


Meclis demek 7,5 senedir AKP demek.


AKP halkın şimdiki araştırmalara göre ancak % 28 zini elinde tutabiliyorsa, bu kadar işsizlik ve yolsuzluk karşısında beklide o kadarını bile temsil etmiyor.


Böyle bir durumda başbakanın sık ,sık söylediği halkın iradesi meclistedir sözü ne kadar inandırıcıdır ki?


Velhasıl bu Anayasa diğer bir yazımda yazdığım gibi 12 Eylül darbesinin devamı olan, eksikleri şimdi tamamlanan AKP dayatması ile yapılan ve yapılışı da antidemokratik olan bir anayasa teklifidir.


Değişiklikte halk yararına bir şey yoktur ve AKP nin kendisini güvenceye almak, ileride başbakanı başkan yapabilmek rejimi değiştirmek için hazırlanmıştır.


Bu durumda muhalefetin hiçbir önergesi, gen sorusu kale alınmayacaktır. Bizler de muhalefet partileri bir şey yapmıyor diye söylenip duralım.


Adamlar ne yapsınlar ya?


Çözüm halkın kendisindedir.


Yani bizlerdedir.


Sevgiyle kalın.


Not:   Senaryo hep aynı… Bu 6 yıl önce yazdığım bir yazıdır.


Ne değişti?


Bizler ne yapabildik?


Her yazımda dediğim gibi Atatürk’te birleşerek demokratik yollardan başarı kazanırız ancak.


Zaman zaman eski yazılarımı sizlere sunacağım.


Bugünlere geleceğimizi hep haykırmışım ama duyan olmamış.


Tünay Süer

Anayasanın İlk Dört Maddesi Kızılcahamam Kampında Yazılmadı…

Anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” denilen ilk üç maddesini değiştirmek istiyorlar.

Yani, başkanlık sistemini getirmeye ek olarak bir de bu kez Kemalist Cumhuriyetin genleri ile oynamaya kalkışıyorlar…

Meclis Genel Kurul’unda anayasa değişiklik teklifinin birinci tur görüşmelerinde 12’nci madde üzerinde konuşmak üzere söz alan AKP Bursa Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi İsmail Aydın, “Ben de 1980 Anayasasının ilk 4 maddesinin mutlaka anayasamızda olmasının taraftarıyım. Ancak bir hukukçu olarak anayasanın değiştirilemez maddesini kabul etmek mümkün değildir. Gerekli nisabı, nisapla (yeter Sayı) anayasanın tüm maddeleri değiştirilebilir, hatta Meclis yeni bir anayasa yapabilir…"

Peki, ne var o üç maddede?  “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin tanımı” var.

Başka ne var? Türkiye Devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün, dilinin Türkçe,
bayrağının, beyaz ay yıldızlı al bayrak, Milli Marşının “İstiklal Marşı”, başkentinin Ankara olduğu yazılı.

Bunları “İstemezük” diyorlar.

Şeriatçının vatanı, ulusal bayrağı, ulusal marşı olur mu? Ümmetçinin ulusu, ulus devleti olur mu?

Bu adamların anayasaya konan “Atatürk Milliyetçiliği” yazısına bile tahammülleri yok.  Yakında İstiklal Marşının okunmasına yasak getirip, “Türk” sözcüğünü kullanım alanından kaldırırlarsa kimse şaşmasın.

Şimdi sıra şeriatçı İslam cumhuriyetine giden yolda bazı engellerin temizlenmesine geldi. Kamuda Yoklama yapıyorlar… Ortamı müsait bulurlarsa yeni bir yasa teklifi getirebilirler…

Şimdi kısa konuşalım. Öz konuşalım. Vakit doluyor:

Birleşme, bütünleşme zamanıdır. Güç birliği zamanıdır. Demokratik hakları sonuna kadar kullanma zamanıdır… Gerçekleri halka anlatma zamanıdır… Halkın arasına karışıp, bölünmeyi parçalanmayı, eyaletleri, federatif yapıyı, ihanetleri ve olacakları anlatma zamanıdır…

Çünkü kimse oynanan oyunun farkında değil… Yandaş medyayla, televizyonlarla, dizilerle, “vur patlasın çal oynasın” programları ile halk uyutulmak isteniyor. Türkiye’nin temel yapısı, genleri ile oynanmak isteniyor…

Öğrenelim, öğretelim. Bilinçlenelim, bilinçlendirelim. Anlayalım, anlatalım. Köylülerle, esnafla, işçiyle kaynaşalım. Bütünleşelim. Tek vücut olalım. Gerçekler gün ışığına çıksın…

Halktan ayrı düşmüş aydınların, devrimcilerin, demokratların devrimci mücadelede hiç yeri yoktur.  Onlar, kuşdiliyle söylevler veren papağanlar gibidirler...

Türkiye bugün, Namık Kemal’in deyişi ile

"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,

Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini (anne)? " diye sorma günlerine döndü yeniden.

Çünkü “Türk’ü, Türklüğü, Cumhuriyeti” silme, ortadan kaldırma seferberliği başlattılar.

Atatürk’e savaş açtılar...

Cumhuriyete savaş açtılar… Aydınlanmaya savaş açtılar… Laikliğe savaş açtılar…

Ama bu türden karşı koymalar, kalkışmalar, isyanlar bugüne değin kimseye hayır getirmedi…

Sonları hep hüsran oldu.

Bu şiiri “Kurtuluş Savaşı” yıllarında Millet Meclisi kürsüsünden okuyan bir milletvekiline Atatürk şöyle yanıt vermişti:

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,

Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!"

ABD’yi, AB’yi emperyalist devlet olarak kabul eden, tam bağımsızlığı savunan,  emperyalizmle hiçbir alanda uzlaşmayan, sol olsun, sağ olsun tüm partiler, gruplar, bireyler güç birliği temelinde bir araya gelmelidirler.

Antifaşist, antiemperyalist cephede, ulusal çizgide birleşmeli, Namık Kemal’in deyişi ile “Kara bahtlı anneyi”, yani vatanı kurtarmak için çok geç kalmadan, gerektiğinde bir sıra neferi gibi mücadele etmesini bilmelidirler.

Bu vatan kolay kazanılmadı… Kanla, canla, gözyaşıyla kazanıldı…

Anayasanın bu dört maddesi Kızılcahamam kampında kaleme alınmadı…

Türk adını inkâr etmek demek, Türk milletini inkâr etmek demektir.

Türk milletini inkâr etmek demek, Türkiye Cumhuriyetini, Türk devletini inkâr etmek demektir…

Devletsiz millet olmaz, milletsiz devlet olmaz. Adsız hem devlet olmaz, hem millet olmaz…

Siz kimsiniz, necisiniz ki Türk adını, Türklüğü silmeye kalkarsınız?

Kimse Türk’le, Türklükle kavgaya kalkışmasın. Kimse yedi bin yıllık Türk adını silmeye kalkışmasın…

Kimse Anayasanın ilk üç maddesini değiştirmeye kalkmasın…

GÜCÜ YETMEZ…

(alieralp37@gmail.com)

 

İstihbarat teşkilatı

Anayasanın 4. Maddesi şöyle diyor:


Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez."


Birilerinin bu maddeden çok rahatsız oldukları bellidir.


AKP’nin politik hedefi yıllardan beri buydu zaten…


Nitekim AKP Bursa Milletvekili İsmail Aydın, “Ben de 1980 Anayasasının ilk 4 maddesinin mutlaka Anayasamızda olmasının taraftarıyım. Ancak bir hukukçu olarak Anayasanın değiştirilemez maddesini kabul etmek mümkün değildir. Gerekli nisabı, nisapla Anayasanın tüm maddeleri değiştirilebilir hatta Meclis yeni bir Anayasa yapabilir” dedi.


Vay, vay, vay!


İşin buraya geleceği belliydi ama İsmail Aydın denilen AKP’li vekil acele etmiş.


Erdoğan’ın başkanlığı henüz tescillenmedi ki…


                                                            ***


Anayasa değişiklik teklifinde kritik maddelerinden olan "Partili Cumhurbaşkanlığı"nı  mümkün kılan 7. madde de kabul edildi. 


Böylece tarafsız olması gereken cumhurbaşkanlığı makamı, taraflı olarak halkı bölmüş olacak.


Bizler istediğimiz kadar dosta düşmana karşı birlik olalım, güçlü olalım kötü günler geçiriyoruz, söz konusu vatanımızdır diyelim.


Netice değişmiyor.


Tam da emperyalist güçlerin istedikleri yola doğru sürükleniyoruz.


Neden?


                                                          ***


Erdoğan bu ülkenin kendisine oy vermeyen % 50 sini gözden mi çıkarttı acaba?


Anlaşılan öyle…


Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen muhtarlarla Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda bir araya geliyor.


Düzenlenen toplantılarda “Bu süreçte muhtarlara çok iş düşüyor. Muhtar kendi mahallesinde, köyünde, hangi evde kim oturuyor, bunu bilmeyecek mi, bilecek. Bu terörist midir, değil midir? Bunu oradaki en yakın güvenlik gücüne, karakoluna her yerine bildirecek” diyor.


Böylece muhtarlar muhtarlıktan çıkıp istihbarat teşkilatına döndürüldü.


Başlangıçta insana hoş geliyor, terörist guruplardan devletin haberdar olasının ne sakıncası olabilir?


Doğru olarak düşünebiliriz.


Ne var ki bu emri kendi çıkarına da kullanacak muhtarlarda çıkacaktır diye düşünmeliyiz.


Düşüncemizde yanılmadığımızı anlamak uzun zaman almadı.


Mersin’in Mezitli ilçesine bağlı Cemilli Köyü Muhtarı Halil Bağcı, 18 köylüsü hakkında, “FETÖ, PKK, DHKP-C üyesi oldukları, Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş.


Köye gelen terörle mücadele şubesi polislerini karşılarında görünce büyük şok yaşayan köylüler, Bağcı’nın, muhtarlık seçimlerinden kalma husumetler nedeniyle kendilerine iftira attığını söylemişler.


Meğer18 kişinin tek suçu önceki muhtar Fevzi Efe’nin ailesinden olmaları ya da seçimlerde ona oy vermiş olmalarıymış.


Böyle iftiralar Allah korusun milletin bölünmezliğini tehlikeye sokar ve şiddet hareketlerinin yaygınlaşmasına yol açar, iç savaşa kadar gider.


Bu da, ne Erdoğan’ın ne de ülkenin yararına olur.


Şimdi iftira atan muhtara ceza verilecek mi acaba?


Bence verilmeli ki diğerlerine örnek olsun…


Tünay Süer

Milletvekillerine Açık Mektup…

Sayın milletvekilleri, çevrenize bakıyor musunuz? Türkiye’de olup bitenleri izliyor musunuz? Sevgili vatanımızı nereye götürüyorlar, farkında mısınız?

Başkanlık sistemi gelmeden, rüzgârı geldi. Her yanda baskı, terör, dehşet…

Sosyal medyada, basında, TV’lerde korku yaratmaya çalışıyorlar. Kendilerine eleştiri yönetenlere hemen dava açıyorlar. İstiyorlar ki kimse düşüncesini, görüşlerini belirtmesin. Halk bilinçlenmesin, gerçekleri öğrenmesin, Anayasa değişikliği Meclisten sessiz sedasız geçsin, başkanlık sistemi yürürlüğe girsin… Herhalde, “OHAL de varken, tam zamanı…” diye düşünüyorlar.

Bu nedenle TBMM kapısında görüş bildirmek isteyen baro yöneticilerinin konuşmasına bile izin vermediler. Bu kış kıyamet gününde üzerlerine basınçlı, boyalı su sıktılar, gazlarla dağıttılar… Barolar, basın, televizyonlar, vatandaşlar böyle bir konuda ve zamanda konuşmayıp da ne zaman konuşacak?

Türkiye’nin temel yapısında önemli değişiklikler oluyor… Ama 80 milyonun bir şeyden haberi yok… Sanki yangından mal kaçırır gibi, telaşla, aceleyle anayasa değişikliği yapıp, başkanlık sistemini kurmak amacındalar…  Hem de yasaklı OHAL ortamında…

İstiyorlar ki bu konuda vatandaş bilgi sahibi olmasın… Ne yapıldığını, ülkemizin nasıl bir geleceğe sürüklendiğini bilmesin… Önüne ne konulursa, beyler ne isterse sessizce, kuzu kuzu onu kabul etsin…

Milli egemenliği, milli iradeyi kaldırıp, onun yerine tek kişinin egemenliğini getirmek için çırpınıyorlar. Bu yasa kabul edilirse, bundan sonra ülkemizi bir “Partili Cumhurbaşkanı” yönetecek. O, hem bakan, hem başbakan, hem devlet başkanı, hem parti başkanı olacak… Yasama, yürütme, yargı tek kişide toplanacak…

O, hiçbir gerekçe göstermeden, dilediği zaman,  meclisi feshedebilecek… Yüzde 51 oy, yüzde elliye hükmedecek… Sen razı gelsen de gelmesen de o istediğini yapacak… Ve asla denetlenemeyecek… Kimseye, hiçbir kuruma yaptıklarının hesabını vermeyecek, kimse de ona bir şey sormayacak… Soramayacak…

Bu daha başlangıç sayın milletvekilleri… Bunlar çok ufak, çok küçük ayrıntılar… Yazının başında da söyledik ya: “Başkanlık sistemi gelmeden rüzgârı geldi…” Peki, başkanlık sistemi gelirse ne olacak?

İşte şimdi de onu anlatalım.

O zaman, parlamento denilen kurumunun bir tek adı kalacak… Milletvekilleri sadece maaş alan, kendilerine emredilenleri, söylenenleri yapan emir erlerine dönecek. Yürütme organı, parlamento desteğini yitirecek ve onun bir işlevi kalmayacak…

Hepsinden kötüsü, ülke eyaletlere bölünecek, federal meclis oluşturulacak… Çünkü “Eyalet sistemi” getirilmeden, “Başkanlık sistemi” de işlevlik kazanmaz, yürürlüğe giremez.

Zaten, bir televizyon konuşmasında, RTE, Fatih Altaylı’nın “Bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de olması gerekmiyor mu?” sorusuna:

“Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı Şişhane olur!” diye yanıt vermiş ve niyetini apaçık ortaya koymuştu. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

2010 halk oylamasının ardından yaptığı balkon konuşmasında da “Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz...” diyerek “Federal bir meclis arzuladığını ortaya koymuştu.

Bebek katili APO da onunla aynı görüşteydi. O da 4 Mayıs 2005’te şöyle diyordu:

“Türkiye’de 81 il var… Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur...”

Yani Sayın MHP milletvekilleri, bu anayasa değişikliğini kabul ederseniz, yıllardan beri mücadele ettiğiniz, düşüncelerine kaşı çıktığınız Öcalan’ın Türkiye planını kabul etmiş sayılacaksınız. Ne yazık ki işte acı olan gerçek de bu…

Şimdi bir de daha önceden başkanlık sistemine geçmiş ülkelerin uygulamalarına bir göz atalım.

Üç örnek devlet alacağız: 1- Zimbabve, 2- Gana 3- Malavi…

Bu ülkelerde başkanlık sistemine bizde olduğu gibi demokratik yollardan geçildi. Ama daha sonra her üç ülkede de diktatörlük rejimi uygulandı.

Halen 93 yaşında olan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe 1980'den 1987'ye kadar ülkeyi başbakan olarak yönetti. Daha sonra yapılan bir anayasa değişikliyle başkan oldu. O yıla kadar sembolik olan Cumhurbaşkanlığı makamı ise kaldırıldı.

Zimbabve siyasetini yakından takip eden İngiltere Kent Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademisyeni Alex Magaisa, "Mugabe parlamenter sistemde mutlu değildi, daha fazla güce ve kontrole sahip olacağı bir başkanlık rejimi istiyordu…”

İsteğine fazlasıyla kavuştu. Dilediği, arzuladığı gibi hareket etti… Çünkü hesap vereceği bir makam kalmamıştı.

Türkiye'deki gelişmeleri yakından takip ettiğini söyleyen Magaisa,"Eğer Türkiye, gerekli denge ve denetleme mekanizmaları olmadan başkanlık sistemine geçerse bir diktatörlüğe dönüşür" görüşünü savunmaktadır.

Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen bir diğer ülke de Gana. Gana’nın devlet başkanı Kwame Nkrumah. O, parlamenter sistemde ülkeyi istediği gibi yönetemez hale gelmişti. Çıkarmak istediği yasalar ki bunlar parlamentodan geçmiyordu. Başkan olduktan sonra, çareyi kendisinin dışındaki tüm partileri yasaklamakta buldu. Gana'da muhalefet partileri referandumda yüzde 99 oyla yasadışı ilan edildi. Referandumun adil koşullarda yapılmadığına yönelik tartışmalar uzun süre devam etti.

Malavi de başkanlık sistemiyle diktatörlüğe geçen ülkelerden. Ülkede başkanlık sistemi ilan edildikten donra “Korku imparatorluğu” kuruldu. Bu faşist baskı ortamında 20 bin insan Katledildi. Başkana karşı çıkanlar ya hapse atıldı, ya öldürüldü. Parlamento olayları sadece seyretmekle yetindi, asla hesap soramadı…

Bugün 93 yaşında olan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Gabriel Mugabe, 30 yıldan bu yana “Devlet Başkanlığı” makamında bulunmaktadır… Kimse onu oradan söküp alamıyor…

Sayın MHP milletvekilleri Yazımı özellikle, size seslenerek sonlandırmak istiyorum. Ülkenizi seviyorsanız, yurdunuzun, çocuklarınızın geleceğini düşünüyorsanız, gelin, şantajlara boyun eğip, Size dayatılan bu başkanlık sistemine “evet” demeyin.

Bir daha milletvekili olmasanız bile, Vatan şairi Namık Kemal’in izinden gidip haykırın:

“Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten
çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükümetten”


YANİ: İşlerin doğru yoldan çıkıp bozulduğunu görünce, namusumuzla devlet kapısındaki görevimizden ayrıldık…

Sayın milletvekilleri, bu Anayasa değişikliği kabul edilirse, Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un deyişi ile "Başkanlığı savunanlar bile doğduklarına pişman olacaklar…

(alieralp37@gmail.com)

 

BADEMCE

Kelimelerin, deyimlerin anlamları vardır, sözlüklerde yazdığı gibi!
Fakat bademlerin lügatinde bunların başka anlamları vardır.
Eğer bunların gerçek düşüncelerini bilmezseniz, sizleri rahatça kandırabilirler.
Tıpkı insanları Allah ile aldattıkları, din bezirgânlığı yaptıkları, para ve güç için hırsızlık dahil her şeyi yapabilecekleri gibi…

Bu yazılacaklar, basit birer politik tespit değildir. Yaklaşık 40 yıldır “İslamcı Siyaset” denen dolandırıcıları dikkatle takip etmiş bir deneyimler bütünüdür. Takdir sizlerin…

Atatürk;
“Deccal”, “Kefere Kemal”, “Beton Kemal.” Müslümanlara zulmeden kişi! Fakat, korktukları an Büyük Atatürk sığınılacak bir liman…

TC: Devleti;
Dar-ül Harp, yani İslami yönetimin olmadığı, her türlü soygunun ve hırsızlığın günah sayılmayacağı yer!

Cumhuriyet;
Bademler Cumhuriyet Dönemine 79 yıllık “Zulüm Dönemidir” der.
1923 + 79=2002. Yani AKP İktidarıyla sona eren bir zulüm dönemi!

Demokrasi;
Kafalarının arkasındaki rejimi yerleştirmek için kullanacakları en önemli araç! Yöntem; Demokrasinin sağladığı özgürlük ortamından faydalanıp, demokrasiyi boğmak!

Lâiklik;
Anayasadan, hayatın tümünden çıkarılması gereken bir şeytan icadı!

Hukuk Devleti;
Pozitif Hukuk yerine Şeriat Hukukunu koymak için kullanılması gereken bir araç!

Anayasa;
Şer-î düzene geçinceye kadar, çiğnenmek-paspas yapılmak için kullanılacak kâğıt tomarı!

Siyasi Parti;
İktidara götürecek en önemli araç. Burada biat kültürü geçerlidir. Parti binaları dahil her şey liderindir. Partinin kapatılması olasılığına karşı mal varlıkları güvenilir kişilerin üzerine emaneten verilir. Organize suç örgütlerindeki gizliliğin, konuşmamanın aynen geçerli olduğu bir organize örgüt.

Kadın-Erkek Eşitliği;
Böyle bir şey olamaz. Çünkü bu istek yaradılışa terstir!

17/25;
Badem iktidarını yıkmak üzere “Üst Akıl” ve menzilleri aynı olan eski ortak “FETÖ” tarafından planlanmış bir darbe girişimi!
Reza Zarrab diye biri hiç yaşamadı. Bakanlar rüşvet ve yolsuzluk yapmadı. Alçak Dolarlar ve şerefsiz avrolar kendiliklerinden bu melek gibi kişilerin ceplerine, kasalarına, ayakkabı kutularına girdi!
Ama milletimiz bu tuzağa düşmedi ve “Çalıyor ama çalışıyorlar” gibi ahlaki bir anlayışa sığındı.

15 Temmuz;
Binlerce yıllık Türk Tarihinin en büyük ve şiddetli darbe girişimi!
Cumhurbaşkanı darbeyi eniştesinden, Kuvvet Komutanları bulundukları düğündeki orkestradan, Cumhurbaşkanını tutuklamaya giden, açlıktan derileri kemiklerine yapışmış Cemaatçi SAT Komandolarının (!) Cumhurbaşkanının kaldığı oteli bakkal dükkanından öğrendikleri bir darbe girişimi!
Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarının tavla oynarlarken darbe girişimini önlemeyi unuttukları, onların yerlerine İstanbul Belediyesi çalışanların, itfaiye araçlarının ve iş makinalarının F-16 ve helikopterleri alt ederek darbeyi önledikleri felâket…

Bahçeli;
Geçen seçimde MHP Genel Başkan Yardımcıları, seks kasetleri sayesinde devre dışı bırakılmıştı!
Çok şükür ki Bahçeli’de böyle bir alışkanlık yok. O, devletin bekası için kendisini ve ülkücüleri feda etmekten zerre kadar çekinmeyen bir demokrasi kahramanı!

Başkanlık;
Hedefe gitmenin olmazsa olmazı. Erdoğan’ın elinde Türkiye’yi dünyanın 10 büyük ekonomisi, demokratik standartlarda dünya birincisi yapacak bir araç!
Başkasının eline geçerse, Türkiye’yi önce “Kürdistan Özerk Bölgesi” sonra “Bağımsız Kürdistan” olan “Federe İslam Devletine” götürecek araç…

Bademlerin en önemli özelliği içindekileri, kafasındakileri, inandıklarını asla yüksek sesle ve doğrudan mertçe konuşmamalarıdır. Siz Türkiye’yi yöneten Bademlerden hiç;
“Benim inancım Türkiye’nin İslam Devleti olmasıdır. Bu yönde çalışıyoruz. Çoğunluğu ele geçirip iktidar olunca, Anayasa’yı değiştirip
bu sisteme geçeceğiz” dediğini duydunuz mu, gördünüz mü?
Asla göremezsiniz! Zaten muvaffak olurlarsa görmenize de hiç gerek kalmaz…

Sağlık ve başarı dileklerimle 12 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu
© Copyright 2019 Kemalistler | All Right Reserved