Yazarlar -->

Korku Ve Baskıyla Sandıktan “Evet” Çıkarmaya Çalışıyorlar…

AKP ve MHP yöneticileri korku ve telaş içindeler…

Çünkü bu kez ortam öteki seçim ortamlarından farklı…

Bu kez referandum sonuçları umdukları gibi olmayabilir, ama bir şartla:

Sandıklar ve oylar iyi denetlenirse… İyi takip edilirse…

Referandum nöbeti iyi tutulursa…

Oy hırsızlıklarına meydan verilmezse… Oy hırsızlarına göz açtırılmazsa…

Anketler halkın büyük çoğunluğunun “HAYIR” diyeceğini gösteriyor…

MHP tabanı isyanlarda…

MHP tabanı yüzde 90’lara varan bir oranda “HAYIR” oyu kullanacak gibi görünüyor…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa bu Bahçeli’nin sonu olur…

Bir daha Bahçeli’nin “esamesi” okunmaz… Tarihe karışır… Tarih, daha sonra “Bir muhalefet partisi liderinin iktidar partisi liderini tek söz sahibi, tek yetkili kişi, yani başkan yapmak için nasıl çaba gösterdiğini, nasıl işbirliği yaptığını” yazacaktır…

Tarih bir muhalefet partisi liderinin ve parlamento üyesinin, parlamentonun işlevine nasıl son vermek istediğini, üzerinde oturduğu dalı nasıl kesmeye çalıştığını yazacaktır…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa, bu aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı, “Korku İmparatorluğu”nun sonu, “HAYIRLI” günlerin ilk tarihi olacaktır…

“SONSUZA DEK BU ÇARPIK DÜZENİN SÜRGİT, DEVAM ETMESİNİ” isteyen şer güçleri, İşte bu nedenlerle, korkutma, sindirme yöntemiyle halkın propaganda yapmasını, konuşmasını, engellemeye çalışıyorlar…

Bir mafya lideri de çıkmış, açık açık halkı tehdit ediyor… Şöyle diyor:

“15 Temmuz’da Fethullahçı Terör Örgütü’nün üyelerine karşı nasıl ki sokaklarda olduysak, referandumu yapmamak adına sokaklara çıkan birileri olursa, onları sokaklarda bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim. Sırf bunun için bile ‘Evet’ diyeceğim.

Kardeşlerim, dostlarım ben varım. Sizler de var mısınız?"

Biz de buradan diyoruz ki, çocuklarımızın ve vatanın geleceği için demokratik haklarımızı korkmadan, çekinmeden, büyük bir cesaretle sonuna dek kullanacağız ve gidip sandığa “HAYIR” diyeceğiz…

Kimse bizi yıldıramaz, korkutamaz, engelleyemez…

Çünkü biz, vatanının bağımsızlığı uğruna hakkında çıkarılan idam fermanlarını yırtıp atan, resmi elbiselerinden bir anda soyunup, halkın arasına karışan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz…”

Halkın mücadelesi, çek – senet tahsilâtı mafyası yöntemi ile asla durdurulamaz.

Yine bir korkutma, baskı girişimi olarak, 27 Ocak günü HAYIR kampanyası için afiş asan CHP’li gençlere bir silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olay şöyle meydana geldi:

CHP Gençlik Kolları üyesi gençler, saat 23.30 sularında afişlerini astıktan sonra evlerine gitmek için geri döndüler. Bu eylemin ardından, kim oldukları bilinmeyen 2-3 kişi adeta sürek avına çıkmışçasına, sokaklarda bu gençleri aramaya başladılar. Saat 01.00 sularında da afiş asan gençlerin arabasına ateş açtılar. Bir genç, iki yerinden yaralandı ve ameliyata alındı…

Bu da topluma yöneltilmiş açık bir tehdit ve korkutma yöntemiydi…

Ne yaparlarsa yapsınlar, yılmayacağız…

Halkımızı bilinçlendirmeye ve gerçekleri göstermeye devam edeceğiz.

Afişlerimizi de asacağız, konuşmalarımızı da yapacağız…

Ve saldırganların üzerine çekinmeden yürüyeceğiz, gerekirse göğsümüzü siper edeceğiz…

Gerçek olan bir şey varsa o da şudur: Zulmedenler korkaktırlar. Kendi gölgelerinden bile korkarlar. Tedirgindirler. Yalan söylerler…

Haksız, adaletsiz, zalim insanlar korkak olur…

Onun için atalarımız demiştir ki, “Zulmün artsın padişahım ki tez yıkılasın…”

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si, IŞİD’i, PKK’sı ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

(alieralp37@gmail.com)

 

Şaka Gibi Bademler

Badem, dört yıl Belediye Başkanlığı yaptı.
Sonrasında Belediyeyi hiç bırakmadı. Genel Başkan-Başbakan-Cumhurbaşkanı-Dünya Lideri-Halife oldu ama İstanbul Belediyesini hiç bırakmadı!
Hatırlar mısınız? Bir ses kaydında karşısındakini nasıl fırçalıyordu; “Kardeşim sana söylemedim mi, kupon araziler benim diye?
Ha söylemedim mi? Nasıl verirsin yahu?”

İstanbul’da ki müteahhitler çok iyi bilirler ki, Bademden habersiz imar planı değişmez! Özellikle kupon arazi ve dikine yükselen binalar için!

Şimdi referandum geliyor ya, şirinlik zamanı! Milletin hoşuna gidecek şeyler söylemek lazım!
İstanbul’daki yüksek kulelerin tamamına yakınının yapımı için yandaşlara izin veren Badem şunu söylüyor; “Ben dikine değil yatay olan binaları severim. Ama bu aç gözlü müteahhitler daha fazla
para kazanmak için, İstanbul’u mahvettiler!”

Bu sözü söyleyen Badem, şunu da yapmalıdır;
2002 yılından bu yana yapılan yüksek binaların tamamının imar değişiklerinin kamuoyuna açıklanmasına izin vermek…
Delikanlılık ve dürüstlük lafla, palavrayla olmaz. Açıklayın bu imar değişikliklerini, görelim bakalım kim dik olanı, kim yatay olanı seviyormuş…

NASREDDİN BİNALİ
Nasreddin Hoca eşeğine her gün bir avuç daha az yem veriyormuş. Dostları, yanlış yapıyorsun diye uyarmışlar! Hoca dinlememiş ve eşeğin yemini her gün bir avuç daha azaltmaya devam etmiş.
Bir sabah kalktığında bir bakmış eşek ölmüş!
Hoca üzüntü içinde şöyle demiş; “Tüh be tam da açlığa alışıyordu, öldü gitti zavallı…

Başbakan Binali Yıldırım, iş adamlarına seslenmiş; “Önümüzdeki yaz sonundan itibaren her şey düzelecek, sıkılmayın dik durun!”
Adamların nefes alacak hali kalmamış! Dolar, Rabia’yı yani 4’ü yakalamak üzere. Durduk yerde adamların borcu her gün artıyor. Öldü ölecek gibiler! Yakında Binali’nin “Yahu yazı bekleyin dedik, bize inat dinlemeyip öldüler” dediğini duyacağız…

PARA-AKIL
Erdoğan, Türkiye-Mozambik İş Forumunda konuştu;
“Biz göreve geldiğimizde, para yoktu ama akıl vardı. Bilgiyi yönettik, insanı yönettik, parayı yönettik! Biri beşe katladık!”

2002 de 129 Milyar Dolar olan dış borç, 425 Milyar Dolara fırlamış!
Ülkenin yarıdan fazlası bankalara borçlanmış!
Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 20 Milyona yaklaşmış!
Çevremizde bir tane komşu kalmamış!
Devlette, iş adamlarında para bitmiş, devleti yönetenlerin kendilerinin ve çocuklarının servetleri beşe-elli beşe katlanmış!
Dünyadaki hiçbir demokratik ülke tarafından davet edilmeyen Erdoğan, Afrika diktatörlerine akıl satıyor!

Şaka gibi bunlar, gerçekten şaka gibiler…

Sağlık ve başarı dileklerimle 28 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Referandum mu? Plebisit mi?!..

En anlaşılır dille açıklarsak; Anayasa özünde devletin temel kurucu hukuk metnidir. En üstün hukuk metni. Kurumların temel dayanağı ana kaynağı. Hukuk açısından böyle; toplum açısından ise “sözleşme”, ortak anlaşma, bağdaşma da diyebiliriz. Tabloda sözleşmeden çok ayrışma, çatışma var. Neden? 

              Anayasada ne yazdığından çok, onun nasıl uygulandığıdır önemli olan. Türkiye’de AKP iktidarının ömrü uzadıkça, fiili ile hukuki arasında uçurum doğdu. Fiili olanın alanı genişletildikçe, hukuk etkinliğini ve toplum nezdindeki itibarını yitirdi. Bu itibarsızlaştırma, bu işlevi yerine getirenleri daha itibarlı hale getirdi mi?!... Kurumların yıpratılması ya da toplu itibarsızlaştırma diyebileceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bu arada iktidarın istediği toplumsal düzenin kuruluşu yasalar marifeti ile gerçekleştiriliyor.

             İktidar olma/sürdürebilme anlayışları ile, anayasaya, kendilerini de bağlayan bir üst hukuk metni olarak değil de, yasalarını oluşturabilecekleri bir güvence olarak bakan ve hukukun düzenleyicilik ve sınırlayıcılık işlevlerini Meclis içindeki çoğunluklarına dayanarak sıkı sıkı giyinirlerken, hukukun yurttaş açısından çok önemli bir işlevi “koruyuculuk” vasfı boşaltmış oluyorlar.

              Toplum “ hayır” ve “evet” noktasında bir sonuca çekilip, bu dayatılan sonuç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan fiili düzen, kalıcılaştırılmaya ve hatta giderek koyulaştırılmaya doğru itilirken, asıl boşaltılanın “hukuk devleti” ile sağlanmış olan bireysel haklar alanının olduğunu göremiyor ve konuşamıyoruz. Koruyucu haklar dediğimiz, devletin hiçbir şekilde karışamayacağı, insanın insan olmasının sahip olması için yeterli olan haklardan söz ediyorum. Hukukla sağlanan kişi güvenliğinden vaz geçmemiz tembihleniyor. Kendimizi giderek daha güvensiz, güvencesiz hissedeceğimiz bir düzeni kabullenmemiz isteniyor.

             Tek kişi yönetiminin kurumsallaştığını görebiliyoruz ve tek seçicinin bir de başkanı olduğu/olacağı  partisi aracılığı ile korunacağı bir alan yaratıldığını konuşuyoruz ama en önemlisi, bu adı “sözleşme” olan ama yurttaşı karşı karşıya getiren düzenleme ile yurttaşın sahip olduğu hakları kendi eli ile boşalttığını konuşmuyoruz. Bu önemli boşluk, tek seçicinin gücünü arttıran bir diğer etken. Ve her ne kadar yurttaşa onaylattırılsa da, yapılış, sunuluş, işletiliş yöntemleri açısından meşruluğu tartışmalı bir düzenlemenin, getireceği “meşruluk” da tartışmalı olacaktır.

             Hukuk devletini terk edip, yasa devletine geçmiş olacağız. Nasıl Meclis, kendi yetkilerine sahip çıkacak yerde, kuvvetler ayrılığı yerine, kuvvetler birliği esasını getiren ama bunun Meclis’te değil de bir kişinin şahsında belirip toplayacağı bir değişikliği kabul ederek, kendi özgürlük alanının kendisi boşaltmışsa, aynı boşaltma işlevi “evet” diyen yurttaşa yaptırılacak.

              Tüm anayasa hukukçuları bilir. Halkın dışında hazırlanıp, halkın “hayır” ya da “evet” oyuna başvurulan anayasalar otoriter niteliklidir. Ve bu anayasa ya da değişikliği, plebisit kuruculukla açıklanır. Türkiye, metindeki değişiklikten çok, bu değişikliği tek kişi etrafında konuşarak kişinin o(na)ylanmasına gidiyor. Buna anayasa biliminde “Plebisit” denir. Plebisitin, “referandum”dan diğer önemli farkı, iki görüş etrafında yapılan tartışmalarda görüşlerin serbestçe dile getirildiği, kitle iletişiminden eşit biçimde yararlanılan bir ortamın olup olmadığıdır.

           Muhalefetin var gibi olduğu durumdan değil, muhalefetin varlığını hissettirebildiği durumdan söz ediyorum. Muhalefet fikir özgürlüğünün güvencesidir. İktidarın baskıcılığı ve hukuk dışılığa kaymasının frenidir. Kurumların varlıkları görüntülerinden çok işlevleri ile ölçülmelidir. Sadece görüntüye dönüşmüş bir muhalefet, giderek kapalılaşan sistemin örtüsü işlevini gördüğünden, toplumun karşı reflekslerini örgütlüyor gibi kırabilir.

            Türkiye gerçeğinden baktığımızda görünen; literatürde olmayan, Türk tipi denilerek zorlama bir başlıkla “Cumhurbaşkanlığı” adı altında anayasada vücut bulmasına çalışılan rejim, esasen, ABD Başkanlık rejimini taklit eden az gelişmiş ülkelerde kurulan “Başkancı” rejimdir. Daha açık olarak, Başkanlık sisteminin bozulmuş biçimidir. Kuvvetlerin ayrılığı, fren ve denge burada yoktur. Kuvvetler birliği ve tek kişi lehine bozulmuş denge de diyebiliriz. Fren tek kişinin hakimiyetinde oluşturulmuş Meclis içine yerleşmişse, buna fren denilemeyeceği açıktır.

             Demokratik sistemde ve referandum adı altında yapılan oylamada, sandık sonucu belli değildir. Bir iktidar plebisite gidiyor ve bunu ısrarla istiyorsa, sandık sonucu iktidar lehinedir ve bellidir. Referandum ile plebisit arasındaki farkı ortaya koyan bir diğer kıstas, sandık sonrası, yani sandıktan çıkan sonuçtur.

           Halk oylaması dediğimizden, gerçekten halkın iradesinin çıkıp çıkmayacağı, öncesi, kuruluşu ve sonrası ile sandık çevresinden anlaşılır. Evet (iktidar) cephesinin olanakları sınırsız, hayır (muhalefet) cephesinin olanakları kontrollü ise, daha en başından iktidar lehine önde başlatılan bir yarış söz konusudur. Oylamadaki konuya karşı durabilmek için, önce bu eşitsizliğe karşı çıkılmalıdır. Eşitliği sağlanmamış bir sonuç adil olabilir mi? Anayasaların/yasaların yapılış yöntemleri özelliklerini de yansıtır.

             Anayasa değişikliği altında iktidar güçlendirilirken, bu değişikliği bölünmüş halk iradesine oylattırarak, ulusun egemenlik hakkını kullandığından söz edilemez. Burada ancak, ulusun egemenlik yetkisinin bölünük halk iradesi ile tekçi iktidara  devredilmesinden söz edilebilir. Başka şekilde, bir şekilde manipüle edilmiş halk iradesi ile ulusa mal edilmiş egemenlik ortadan kaldırılamaz. Kaldırıldığında, buna ulus iradesi denilemez.

             Toplumdaki çatışmaya bakınca, biz yeni bir sözleşme yapmıyoruz. Ama yapılan önemli bir şey var: Önceki sözleşme bozuluyor ve bizler de bu bozma işine ortak edilmiş oluyoruz. Yerine neyin kurulduğu konusundan çok, kimin yöneteceğine ilişkin algı ile sandığa gidecek iradelerin ne kadarı özgür sorusu elbette önemli, ancak kişiler geçici, kurumlar kalıcı felsefesinden uzak bir kültürde kişi odaklı siyasetle gelip takıldığımız/tıkandığımız nokta bu. Tek kişi yönetimi kurumsallaştırılınca, buraya tam anlamı ile saplanmış olacağız.

              Neden tek seçici? Neden hepimizin olan egemenlik yetkisini tek kişiye devredelim? 16. ve 17. Yüzyıllarda kalmış olan tartışmalara savuracak sorular bunlar ve ne kadar gerilere sürüklendiğimizin de göstergesi. Hukuk devletini güçlendirip, ulus egemenliğini pekiştirecek yerde, hukukun getirdiği haklar alanının toplumun bir kısmının iradesi ile ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz.

            Tek kişinin kim olduğu hiç önemli değil, önemli olan köklü bir dönüşüme yol açacak olan kurumsal değişim. Ancak iktidarın tutumuna bakınca; tek kişiye karşı olmayı, kişilerden ayrı tutacak bir süreç olmayacağı açık.

           “Kişiselleştirilmiş iktidar” ayrı bir başlıkta konu edilecek kadar önemli bir başlık. İçinden geçtiğimiz sürece itiraz etme hakkımızın kısıtlılığı ve giderek daraltıldığı ise hepimizin malumu.

            Elimize tutuşturulmaya çalışılan “evet”e, “hayır” diyebilmek cesaret istiyor. Bu plebisit, aynı zamanda cesaret sınavı olacak. “Hayır” dan dolayı cezalandırılanlar kadar, alenen “evet diyenlerin ödüllerini ibretle izleyeceğiz.

            Ne sözleşme ama!...

Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi kimi silecektir?

Başbakan Yıldırım, şimdilerde 2010 referandumunda FETÖ' nün devletin içine yerleştiğini belirterek "bir tehlikenin kapımızı çaldığının farkına varamadık" diye konuştu.


Yani bu diğer bir değimle kandırıldık anlamın geliyor.


Cumhurbaşkanı da kandırıldığını söylüyor değil mi?


Oysa 2010 referandumunda FETÖ’ nün başı kendilerine büyük destek çıkmıştı.


“12 Eylül, 12 Mart ve daha önceki 27 Mayıs darbeleri hiçbir mantığa dayanmayan ve millet adına hiçbir yarar vaatdetmeyen bir çeşit sindirme ve herkese haddini bildirme, sonra da iktidarı ele geçirme ve şahsi saltanatları devam ettirme hareketleriydi” demişti.


Hatta  “imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak evet oyu kullandırmak lazım” diyerek bir de öneride bulunmuştu.


AKP bunu gönülden kabul etmişti.


Vallahi mezardakileri kaldırdılar mı, kaldırmadılar mı bilemem ama adreslerinde ikamet eden seçmenlerden üç kişiyi seçmen gösterseler 7 sini yok saydılar


Seçim bürolarına öyle şikâyetler geliyordu ki anlatamam.


Terk edilmiş binalara onlarca seçmen yazmak, sandık kaçırmalar ve çöplerden çıkan oylar.


Bunlara nicelerini eklesem sayfam yetmez.


En önemlisi de AKP iktidara geldiğinden beri dünyada hiçbir ülkede kabul görmeyen SEÇSİS ile devamlı haksız şekilde seçim kazanmasıdır.


Ne CHP ne de gırtlağı yırtılırcasına alanlarda, meclis gurup toplantılarında AKP ye demediğini koymayan ama şimdi yüz seksen derece AKP ye dönen Bahçeli yıllardır itiraz etmediler.


Bahçeli de AKP hayranlığı gizliden varmış anlayabiliriz.


Ana Muhalefet partisi CHP’yi anlamak mümkün değil.


AKP bu referanduma devletin tüm gücü ile sarılacaktır.


Sebebi malum.


Çünkü AKP iktidarı ayyuka çıkmış yolsuzluklara, haksız zenginleşmelere, halkın giderek yoksullaşmasına, neredeyse vatana ihanete eş anlamlı politikalarıyla, ülkemizi bölünme noktasına taşımasına rağmen hiçbir siyasi bedel ödememektedir.


Kaç kez yazdım CHP’ye, unuttum.


AKP bu sistem kaldırılmadıktan sonra binyıl başımızdadır diye ama CHP hafife aldı her seferinde.


Hep sessiz kaldı ve itiraz etmedi.


SEÇSİS te siyasi partilere sisteme girip seçimi  izleme izni verilmiyor.


Neden?


Oysa seçim merkezinde birer oda tahsis edilebilir değil mi?


YSK bunu neden yapmıyor dersiniz?


Çünkü o da iktidara göbekten bağlıdır.


Geçen yazımda dediğim gibi CHP bu referandumu iyi kullanabilir halka geçekleri anlatabilirse ve Atatürk çizgisindeki partileri, halkı, her kurum ve kuruluşu kampanyasına ciddi bir şekilde katarsa kendi iktidarının da yolunu açmış olacaktır.


                                                                  ***


Yüzsüzlüğü gördüm de bu kadarını görmedim.


Sosyal medyadaki  “hayır” kampanyası Bahçeliyi korkuttu sanırım.


Halen "Yeni bir referandumun arifesindeyiz. Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi bir kez daha tecelli edecektir” diyebiliyor.


Ben de ona buradan sesleniyorum.


Evet, Türk milletinin şaşmaz ve isabetli iradesi geçen seçimde seni uyardı, bu sefer ihanetinin bedelini ödetecek seni siyasetten silecektir.


Hele siyasi etiği hiç ağzına almamalıdır.


Önce Türk Milletine sonra partisine ve onu yıllardır başlarında taşıyan örgütüne ,seçmenine cumhuriyeti neden yıkmaya ortak olduğunun hesabını vermelidir…


Tünay Süer

Vatanın Geleceği İçin Yılgınlığı, Korkuyu Yenmek Zorundayız…

Türk milletiyiz biz…

Halkız biz…

Ne zorluklardan, ne ateşli sınavlardan geçtik…

Ne badireler atlattık…

Umutsuzluk, karamsarlık yazmaz kitabımızda…

Aydınlarda, milliyetçilerde, kısaca yurtseverlerde bir yılgınlık görüyorum şu günlerde…

“AKP yine kazanacak… Yine bildiğini okuyacak… Bu halktan ne köy, ne kasaba olur… 15 yıldan bu yana ne yaptı ki bundan sonra ne yapacak?” diyor bazıları…

Yok, gerçekler öyle değil, gerçek bu değil…

Bu tavırlar Mustafa Kemallerin, Namık Kemallerin milletine yakışmaz…

Onlar karanlığın en yoğun olduğu dönemlerde korku, karamsarlık nedir bilmeden, bir şafak aydınlığı ile çıktılar karşımıza…

İdam fermanlarını, tehditleri ayaklarının altına aldılar…

Önce “Korku, yılgınlık belası”ndan biz kurtulacağız, sonra milletimizi kurtaracağız ve gerçekleri anlatıp, karanlığa, yobazlığa, yolsuzluklara “HAYIR” demelerini sağlayacağız…

Namık Kemaller, Mustafa Kemaller nasıl “Hürriyet – Vatan” kavgası verdilerse biz de vereceğiz ve onlara layık olmaya çalışacağız.

Öncelikle, bu referandumda niçin “HAYIR” oyu kullanacağımızı boş, anlamsız, soyut laflarla değil, onların anlayacağı dilden, somut olaylar ve olgularla anlatacağız…

Hayatlarında gerçekleşecek kötü gelişmeleri kanlı – canlı, anlaşılır örneklerle sergileyeceğiz…

Huzur ve sükûn bekleyen halka, başkanlık sistemi ile parlamenter rejimin, adaletin, söz hakkının, özgürlüğün yok olacağını, karışıklık ve zorbalık ortamının topluma hâkim olacağını anlatacağız…

Herkes bir vatandaşı aydınlatma, bilinçlendirme işini kendine görev edinecek ve asla parti, dernek, grup propagandası yapmayacak… Parti bayrağı, flaması taşımayacak. Her tarafta, ellerde sadece ay yıldızlı Türk Bayrağı olacak…

Ve VATAN ön plana çıkacak…

Vatanın ve vatandaşın geleceği ön plana çıkacak…

Kimlerin “EVET” istediği, kimlerin “HAYIR” istediği somut örneklerle sergilenecek…

Örneğin asla egemen ve çıkarcı çevrelerin kullandığı “Cumhurbaşkanlığı seçimi” deyişi kullanılmayacak. Çünkü bu bir “Gerçekleri gizleme, halkın gözünden saklama, aldatmaca oyunudur…”

Bununla halk “Yaklaşan tehlikeyi” sezinleyemez…

Bunun yerine tek adam diktasından, rejim değişikliğinden, kimsenin söz hakkı ve özgürlüğünün kalmayacağından, adaletin belirli çevrelerin oyuncağı haline geleceğinden söz edeceğiz.

En önemlisi de “Yeni bir İstiklal Savaşı başlattık” diyenlerin, “Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alarak”, yeni bir İstiklal Savaşı başlatamayacağını anlatacağız…

Bütün bu çalışmaları özellikle, beyinleri yandaş medyayla yıkanan, uyuşturulan AKP’li vatandaşlar arasında yapıp onları kazanmaya çalışacağız… Sakin, hoşgörülü bir duruşla…

Onları “Korku İmparatorluğu”nun esaretinden kurtarmaya, özgür iradeleri ile karar vermeye yönlendireceğiz.

Ve bu girişim Türk tarihinde, halkımızın “Makus (uğursuz, kötü) talihini” yendiği bir dönüm noktasına dönüşecek…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İnönü Zaferinden sonra İsmet Paşaya ne demişti: “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz." 

Ulusumuz böylece, bu oylamada “HAYIR” diyerek, referandumdan zaferle çıkmanın yanında, “Türk milletinin 15 yıllık makûs talihini de yenecek…”

Sloganımız ise:

“TÜRKİYE, TEK ADAMDAN BÜYÜKTÜR, O HALDE BU SEFER HAYIR…”

(alieralp37@gmail.com)

 

FEDERE İSLAM DEVLETİNE DOĞRU

Mevcut sistemde Cumhurbaşkanının yetkileri Anayasanın 104’ümcü maddesinde yazılıdır. Bir kişi, Anayasada yazılmamış yetkileri kullanabilir mi? Kimse kullanamaz!
Mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa’da kendisine verilmiş yetkilerin dışına çıkarak, Anayasanın vermediği yetkileri kullandı mı? Defalarca!
Nereden biliyoruz? Hem Başbakan hem Bahçeli “Ortada fiili bir durum vardır. Fiili durumu Anayasaya uydurmak zorundayız. Böyle kanunsuzca gitmez bu işler” demediler mi? Evet defalarca dediler!

Peki, biz o zaman ne demiştik?
“Anayasa don mu ki, her gelenin kıçına göre kesip biçip uyduralım! Önce üzerine yemin ettiğin Anayasaya uyacaksın. Uymazsan en ağır suçu işlemiş olursun. Eğer uymak istemediğin maddeler varsa, önce onları değiştireceksin ama değiştirinceye kadar herkes gibi sen de noktasına, virgülüne kadar Anayasaya uyacaksın…

Mevcut durum ve Anayasaya göre, Erdoğan neyi yapabilir;
-TBMM’ye istediği her kanunu kabul ettirebilir mi? Dakikasında!
-İstediği her kararı Başbakana ve Bakanlar Kuruluna kabul ettirebilir mi? Anında!
-Yargıya etki edebilir mi? Yüksek Yargı zaten emrinde! İfadelerden her gün rezillikleri okuyoruz.
-Medyaya etki edebilir mi? Yarısı zaten onun adamlarının.
Doğan Medya ise korkudan sokağa bile çıkamıyor, Saray soytarısı danışmanlar gazetelerinin kadrolarını bile düzenliyor!
-Bu ortamda Erdoğan’a veya Başbakana hesap soracak bir merci
var mı?
-Yapılan yolsuzluklar, hırsızlıklar için BİR TANE SAVCI soruşturma başlatabildi mi?
-Hırsız müteahhitlerden alınan avantalarla oluşan Haram Havuzunu soruşturan BİR TANE SAVCI var mı?
-Yapılan köprülerin, geçitlerin maliyetini araştıracak BİR TANE SAVCI var mı?
-Başbakan ve Bakan çocuklarına “Yüz milyonlarca dolarlık bu servetleri 3-5 senede nasıl yaptınız” diye Türk Milleti adına soracak BİR TANE SAVCI var mı?

Bu mevcut sistemde, Anayasa çerçevesinde isteyip de yapamayacağı tek şey, REJİMİ DEĞİŞTİREBİLMEKTİR…

İşte burası zurnanın zart dediği yerdir, yani Başkanlık sistemi
T.C. Devletinin Demokratik Parlamenter rejimini değiştirebilmek için gereklidir.

Kimse Türk Milletini aptal yerine koymaya kalkmasın, gerçek budur.
Bademler korkak oldukları için bunu açıkça söyleyemezler.
Erdoğan, FETÖ için Türk Milletinin huzurunda “Aynı menzile farklı yollardan giden biri olduğu için bunlara yardım ettim” demedi mi?
Eee FETÖ, Tam Demokratik bir rejimi getirmek için mi darbe girişiminde bulundu da bizim mi haberimiz olmadı?
FETÖ’nün menzili İran tipi “DİN DEVLETİ” kurmak değil mi? Evet!
Erdoğan’ın bu menzile bir an önce varmak için Başkanlık rejimine ihtiyacı vardır ve yapmaya çalıştığı da budur.

Erdoğan, şu ana kadar Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığından istifa ettiğini açıkladı mı? Ben duymadım, görmedim!
Bu projenin en önemli ayağı, İkinci İsrail diye adlandırılan “Büyük Kürdistan Devleti” kurulması değil mi?
Türk Ordusunda bir Teğmen’in bildiği bu gerçeği “Dünya Lideri” Erdoğan’ın bilmemesi mümkün olabilir mi? Orada da mı kandırıldı?
Elimizde PKK ile yapılan Oslo, Kandil ve İmralı görüşmeleri var! Gözümüzün önünde Barzani-Şivan Perver-Erdoğan üçlüsünün yanyana, Bebek Katili Öcalan’ın mektubunu huşu içinde ilahi bir mesajı dinler gibi durmaları ve alkışlamaları var!
Çözüm Süreci denen “İhanet Süreci” var.
Cumhuriyete, değerlerine, kurucularına ve Türklüğe yapılan ağır hakaretler aşağılamalar var.

Tüm bunlardan çıkan sonucu görmemek için kişinin tam bir ebleh olması gerekir.
Bu gidiş, bir bölümü “Kürdistan” olacak, Federe İslam Devletinedir.
Bademlere, Başkanlık bunun için lazımdır.

Türk Milleti buna izin verir mi? Hepimiz ama hepimiz çok çalışır ve özellikle AKP ve MHP’li vatandaşlarımıza gerçekleri anlatırsak asla izin vermez.
Hadi, herkes dün yazdığım şartlarda 1 AKP’liyi, 1 MHP’liyi ikna etmeye…

Sağlık ve başarı dileklerimle 27 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu
© Copyright 2019 Kemalistler | All Right Reserved